Fahri Sarrafoğlu (İstanbul Seyyahı)
İSTANBUL’UN VEBA İLE 79 KEZ İMTİHANI
Osmanlı Devleti’ne uzun süre başkentlik yapan İstanbul, 18. yüzyıl boyunca tam 79 kez veba salgınıyla karşı karşıya kaldı. Bu salgınlar, büyük can kayıplarına ve maddi zararlara yol açtı. Yalnızca sosyal ve ekonomik yapıyı değil, şehrin siyasi tarihini de etkiledi. Salgınların çoğu küçük çaplı olsa da bazıları çok daha yıkıcı oldu; nüfus kayıpları arttı, ekonomi çöktü.
Salgınlar yalnızca İstanbul’la sınırlı kalmadı. Anadolu ve Balkanlar’a yayılan hastalık, ülke ekonomisini derinden sarstı. Gıda fiyatları fırladı, kıtlık ve açlık baş gösterdi. Bu durum isyanları körükledi. Halkın yaşadığı yerleri terk etmesiyle vergi toplayıcılar ve yerel yöneticiler işlevsiz hale geldi, merkezi otorite zayıfladı.
VEBA İLE TAUN AYNI MI?
Osmanlı tarihinde halkı en çok etkileyen salgın hastalık veba, yani taun oldu. Devletin sahip olduğu Akdeniz iklimi, sadece vebaya değil, tifüs, kolera, frengi ve çiçek gibi hastalıklara da zemin hazırladı. 19. yüzyılın ikinci çeyreğine kadar Osmanlı toplumunu en fazla etkileyen hastalık veba idi. Etimolojik olarak “veba” kelimesi Arapçadan gelmektedir. Arapçada tüm salgın hastalıklar için kullanılan bu kelime, günümüzde Yersinia pestis bakterisinin neden olduğu hastalığı tanımlar. Osmanlı’da ise bu tür salgınlar genellikle “taun” olarak anılmıştır.
İLK SALGIN İMPARATOR JUSTİNİANUS DÖNEMİNDE BAŞLADI
İstanbul, tarihindeki ilk büyük veba felaketini Bizans İmparatoru Justinianus döneminde yaşadı. 542 yılında Konstantinopolis’i vuran salgın, büyük can kayıplarına yol açtı. Şehrin nüfusunun 400 ila 500 bin arasında olduğu tahmin edilirken, 230 ila 240 bin kişinin hayatını kaybettiği aktarılmaktadır.
Tarihçiler Efesli John ve Procopius’a göre, veba özellikle yoksul halk arasında etkili oldu. Şehir meydanlarında günde 5 bin ila 16 bin kişi arasında ölüm yaşandığı belirtiliyor. Salgın yaklaşık dört ay sürdü, günde ortalama 10 bin kişi yaşamını yitirdi.
18. YY’DA VEBA YENİDEN HORTLADI
İstanbul, 18. yüzyıla yeni bir veba salgınıyla giriş yaptı. 1700 yılında, yaz sonuna doğru salgın yeniden patlak verdi. Araştırmacı Güner Doğan’a göre, bu salgında dönemin padişahı II. Mustafa’nın bir şehzadesi vebadan hayatını kaybetti.
Rivayetlere göre aynı yıl, Sultan III. Ahmed’in büyük oğlu Şehzade Mehmed ve Valide Sultan da veba yüzünden yaşamlarını yitirdi. 1762’de ise Sultan III. Mustafa’nın henüz 3 yaşındaki kızı Hibetullah Sultan, birkaç gün süren hastalığın ardından hayatını kaybetti. Ölüm nedeni açıkça belirtilmese de, veba şüphesi oldukça kuvvetliydi.
VEBA İÇİN NELER YAPILDI?
Veba salgını sırasında halk, çareyi inançta aradı. Toplu halde camilerde ve açık alanlarda dua merasimleri düzenlendi. Bu dualarda genellikle sûre-i Ahkāf okundu. 1726 tarihli bir fermanda, bu surenin camilerde düzenli olarak okunması emredildi. Büyük camilerin imamlarına gönderilen fermanlarla, duaların ve kıraatlerin devam ettirilmesi istendi.
TOPLU İBADETLERİN OLUMSUZ ETKİLERİ
Toplu ibadetlerin, özellikle büyük kalabalıkların bir araya geldiği zikir meclislerinin, vebanın yayılmasını hızlandırdığı bildirildi. Osmanlı ve yabancı kaynaklara göre, bu dini etkinlikler hastalığın evlere taşınmasına neden oldu. Bazı haneler hastalık nedeniyle tamamen yok oldu.
DEFİN İŞLEMLERİNDE DİNİ HASSASİYET
Salgın dönemlerinde ölülerin dini usullere göre defnedilmesine büyük özen gösterildi. Dini görevler salgın koşullarında bile terk edilmedi. Camiler, tekkeler ve diğer dini kurumlar yalnızca ibadet değil, yardım merkezi olarak da görev aldı. Müslim ve gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın, vebalı hastalara ve yoksullara yardım sağlandı.
SARAY VE HEKİMLER DE VEBAYA TESLİM OLDU
1700 yılında İstanbul’u sarsan veba salgını, sarayın en korunaklı bölümlerine kadar ulaştı. II. Mustafa’nın bir şehzadesi ile saray hekimi Numan Efendi’nin oğlu Ömer vebadan hayatını kaybetti. Bu kayıplar, hastalığın yalnızca sıradan halkı değil, hanedan üyelerini ve saray mensuplarını da tehdit ettiğini gösterdi.
Sarayda sıkı önlemler alınmasına rağmen, hastalık “sirayet ederek” üst kademelere ulaştı. Hasta olan saray mensupları, kumaşlara sarılarak özel araçlarla dışarı çıkarılıyor, izolasyon altında tedavi ediliyordu. Ancak bu önlemler yeterli olmadı. Döneme ait belgeler, saray içinde ciddi bir panik havası yaşandığını ortaya koyuyor. Vaka kayıtları çoğunlukla sessizliğe gömüldü.
Padişah ve ailesi, salgın dönemlerinde Halkalı, Kâğıthane, Florya ve Üsküdar gibi sayfiye köşklerine çekilerek korunmaya çalıştı. Ancak tüm bu önlemler, vebanın saraya ulaşmasını engelleyemedi.
KAÇANLAR, DUA EDENLER VE UNUTULAN CESETLER
Salgın yalnızca can almadı, toplumu da parçaladı. 1751 yılındaki büyük veba dalgasında İstanbul’un nüfusu yaklaşık 300 bin kişi azaldı. Esnaf kepenk kapattı, çarşılar sessizliğe büründü. Kırsala kaçanlar kadar, ibadethanelere sığınıp dua edenler de oldu. Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvasıyla vebadan kaçmak “dinen caiz” kabul edildi. Bu fetva, halkın vicdanını rahatlattı.
Cesetler meydanlara yığıldı. Defin işlemleri yetersiz kaldı. Osmanlı yönetimi, “gûr kazanlar” (mezar kazıcıları), “mürde şuyan” (ölü yıkayıcıları) ve “tabutçular”dan oluşan özel esnaf grupları oluşturdu. Ancak bu sistem bile yetersiz kaldı. Ölü bedenlerin “zehirli hava” (miyasma) yaydığına inanıldığı için mezarlıklar şehir dışına taşındı.
Kaynak: Şeyhmus Öyün, 18. Yüzyılda İstanbul’da Veba Salgınları, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Yeniçağ Tarihi Programı, Doktora Tezi, Ocak 2025
Yorumlar
Kalan Karakter: