-
ERDOĞAN KAYA

ERDOĞAN KAYA


Ağzına sağlık Sayın Kaptan

12 Aralık 2015 - 19:35

Hani şu kadınlık meselesi ve hazır yiyim var ya, her tarafımızı hasta etti. Ne yediklerimizde ne de pişen aşımızda doğallık diye bir şey kalmadı. Analarımızın ve ebelerimizin ocaklarda pişirdiği yemeklerin tatları hala damaklarımızda. Şimdiki kadınlarımız bırakın kış hazırlığı yapmayı normal günde bile ellerinden gelse yemekleri hazırdan getirtecek. Tabi bunun adını nerede ise kadına zulüm ve ikinci sınıf muamelesi sayacağız. Halbuki Anadolu da bizim kadınlarımız köle değil baş tacıdır, onlar ailenin temel direğidir. Kadına ikinci sınıf muamelesi yapılıyor diye onlara kadınlıklarını unutturduk.

      Sevgili kadim dostum ve meslektaşım Tahşiye yayınları sahibi Mustafa Kaplan Bey Vakit Gazetesinde köşe yazarlığı yaptığı dönemde 2006 yılı içinde Milliyet Gazetesinden Ece Temelkuran’ın bir yazısına takılarak bir yazısı kaleme almış. Benimde hoşuma gittiği için sizlerle de paylaşmak istedim, benim çok hoşuma gitti umarım sizde beğenirsiniz.

      “Kadınları bunun için mi “dönüştürdünüz”?

      Daha çocukluğumuzda bulmaca çözmeye çalışırken “kraliçe” demek olduğunu öğrenmiştik “ece” kelimesinin. Beyin sistematiğimiz bu bayanla taban tabana zıt işlediği için, ismi “ece” de olsa yazıları bana hıtâb etmiyor. Geçenlerde bir haber sitesine alınmış yazısı ilgimi çekti. Herhalde soyadının te'sîri olsa gerek diye düşündüm.

       “Temelkuran” kelimesini ister “temel kuran” olarak düşünün, ister “temel Kur’ân” olarak; ikisi de müsbet ma’nâ taşıyor. Eğer “temel” olarak “Kur’ân” kabûl edilse, zâten ne “ece”lerin problemi kalır, ne de “köle”lerin. Bu muhtevâda bir soyadı, hâliyle sâhibini, bütün beşeriyyetin dünyevî ve uhrevî problemlerini çözmeye vakfettirir. Eğer “temel kurma” işini yapan olarak düşünülürse, elbette cem’ıyyetin temeli olan “âile” müessesesini ve onun da ana temeli olan “kadın” unsurunun saâdetini düşünme yolunda enerji harcayan demek olacaktır.

       İşin lâf salatası bir tarafa, belki de benim sû-i zannım sebebiyle, bu bayan yazara ben bu iki ma’nâyı da konduramıyorum. Bin yıllık geleneğimizin inanca bakan tarafına kırmızı görmüş İspanyol mahlûku gibi bakmasından ve o rûhu zedeleyici mes’elelere fütûrsuzca sâhib çıkmasından dolayı böyle düşünüyorum. Yine bin yıllık geleneğimizin pratik hayâta bakan tarafında da kafa yapısının aynı olduğunu sanıyordum. İşte bu yüzden, sitedeki yazısı beni bir parça şaşırttı.

      06 Ekim 2006 târihli Milliyet’te çıkan “Kadınlar dönüşürken yiten gelenek” başlıklı yazısı, hayâtımızın tamamlayıcısı olan kadınlarımızın bugün içine düşürüldüğü manzarayı sorguluyordu. Kadınların “kadın” olmaktan çıkarılmış olmasının acısını hissettiği anlaşılıyordu. Neredeyse sû-i zannımı kıracak bir yazı. Diyor ki:

       “Belki bizden alınmadı da biz onları kendi isteğimizle bıraktık. Yeni kadın ‘işkadını’ olduğu için, erkekler dünyâsında binlerce çeşit, küçüklü büyüklü oyunla uğraşırken tâkatımız kalmadığı için, evlerde yapılan ‘iş’ işten sayılmadığı için, onlar bizi içinde durmak zorunda olduğumuz sert dünyâda ‘yumuşattığı’ için terk ettik. Ne portakal reçelini biliyoruz şimdi, ne patlıcan turşusu kurmayı, ne büyük anneannenin çiğböreğini... Bir sürü bilgi, düşünsenize, kuşaklar arasında binlerce küçük bilgi yok oluyor. Kadınların kadınlara aktarması gereken doğum ve ölüm bilgisi gibi mesela. İki kuşak öncesine kadar bebeklerin kordonunu kesebilirken kadınlar, ölüleri yıkayıp son yatağına yatırmayı gündelik bir bilgi olarak berâberlerinde taşırken, şimdi?” (agy)

      Nûr içinde yatsın, rahmetli anamı hatırladım. Okuma-yazma bilmezdi, ömrünün yarısından sonra harfleri öğrenmişti; ama yemek yapmada ustaydı. O kelem dolmasının, o tâze fasülye kavurmasının, o salçalı kuşbaşı etin, odun ateşinde üttüğü koyun ayaklarının, o Arab aşının, o cânım keşkeğin tadı hâlâ damağımda duruyor. Bahçıvanlıkta rahmetli babamın asistanı olduğu gibi, kırlardaki otların da hemen hepsini tanırdı. Bahar gelince eline küçük bıçağını alıp pancar toplamaya çıkar, bohçasına doldurduğu otlardan lezzetli yemekler üretirdi. Yetiştirdiği sebzeleri kış için kuruttuğu gibi, yabanî kuşburnuları da dalında bırakmayıp illâ şifâ kaynağı ezme yapardı.

       Aynı zamânda köyün fıtrî ebesi idi. Doğum yapacak yakınlarımız ve komşularımız hep ona gelir, onu çağırırlardı. Allah rahmet eylesin… Bir el, o kültürün kökünü kurutmaya hâlâ çalışıyor.

      Geleneğimizin pratik hayâta bakan bu yönü dahi, aynı geleneğin inanca bakan yönünden besleniyordu. Ne zamân o “temel”, “kuran” değil de “kıran” ellerin merhametsiz savaş baltalarına hedef oldu; sonunda “hamur açan, yoğuran, parçalayan, yayan, tekrâr toplayan; kaynayan reçelin önünde şekerin ve meyvenin kokusunu içine çeken, sebzelerle oynayan, bitkilere dokunan” kadınları hayâl eden kadınlar türedi. “Sen modern ve çağdaş kadınsın” denerek avutulan, nikâhsız da olsa çocuk doğurma hayâlini aslî hayâtının önüne geçiren “dişi” tipler, “kadın” modelinin yerini aldı.

      Evet, ister istemez, “Biz ellerimizi, hayât karşısında çâresiz kaldığımızda, öfkelendiğimizde, küstüğümüzde sâdece cebimize sokuyoruz artık. Kendi kendimizi doğal yollarla iyileştirme meşgúliyyetlerini aşağıladığımızdan beri iyileşemiyoruz” diyeceksiniz. Aksi olsaydı şaşardım…”