Fahri Sarrafoğlu (İstanbul Seyyahı)
ŞEYHÜLİSLAMLARIN DERS VERDİĞİ ÜNİVERSİTE
Padişahın İstanbul’a Vurduğu Estetik Mühür: 1506'dan Bugüne
İstanbul’un kalbi Beyazıt Meydanı’nda, adımların hızlandığı o meydanın hemen yanı başında, zamanı yavaşlatan bir sığınak yükselir: Beyazıt Medresesi. Padişah II. Bayezid tarafından 1506-1508 yılları arasında inşa ettirilen bu yapı, aslında muazzam bir külliyenin en entelektüel parçasıdır. Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivlerindeki 1505 tarihli vakfiye, caminin tamamlanmasının ardından tüm bu yapılar topluluğunun kutsal bir vakıf çatısı altında birleştiğini belgeler. Eskilerin hafızasında, giriş kapısının hemen sağında yer alan o geniş, serin dairesel havuz nedeniyle “Havuzlu Medrese” olarak da anılan bu mekan, bugün Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi olarak İslam yazı sanatının dünya üzerindeki en seçkin kalelerini ağırlıyor.
HAVUZUN SIRRI VE MİMAR TARTIŞMASI
Akademik kayıtlara ve eski İstanbul gravürlerine bakıldığında, medresenin meşhur havuzunun sadece görsel bir tezyinat değil, aynı zamanda avludaki talebeler için bir serinleme ve huzur alanı olduğu görülür. Külliyenin mimarı konusunda kaynaklarda Yakubşah bin Sultanşah veya Mimar Hayreddin isimleri geçse de, medresenin asıl büyüleyici yönü, klasik Osmanlı medrese mimarisinin (U planlı, açık avlulu) en erken ve en dengeli örneklerinden biri olmasıdır. Gerek dershane gerekse medrese kapısında bir kitabenin bulunmayışı, yapının asaletini kendi sadeliğinde saklamasındandır.
ŞEYHÜLİSLAMLARIN KÜRSÜSÜ VE “DERS VEKÂLETİ” SİSTEMİNİN DOĞUŞU
Beyazıt Medresesi’ni dönemin diğer ilim yuvalarından ayıran en çarpıcı özellik, bizzat II. Bayezid’ın vakfiyesinde gizlidir. Padişah, bu medresede müderrislik (profesörlük) yapma şartını doğrudan şeyhülislamlara bağlamıştır. Ancak devletin en yüksek dini ve hukuki makamında oturan şeyhülislamların yoğun devlet işleri, her gün medreseye gelip ders anlatmalarına imkan vermiyordu.
İşte Türk eğitim tarihinde devrimsel bir gelenek bu zorunluluktan doğdu: Şeyhülislamlar, kendi yerlerine ders vermek üzere dönemin en parlak alimlerini “vekil” olarak tayin ettiler. Böylece Osmanlı eğitim sisteminde “Ders Vekâleti” müessesesi kurulmuş oldu ve Beyazıt Medresesi, adeta müderris yetiştiren bir üst akademi hüviyeti kazandı.
TAŞA CAN VEREN MİMARİ: BAĞIMSIZ DERSHANE VE GİZEMLİ DEHLİZ
Girişte sizi karşılayan kırmızı ve beyaz mermerlerin oluşturduğu basık kemerli sade kapı, sarı ve siyah boyalarla işlenmiş zarif Rumi ve Hatayi motifli bir alınlıkla taçlandırılmıştır. Baklavalı köşeliklere oturan kubbenin altından geçip 25 kubbeli revaklı avluya adım attığınızda, mimari bir deha sizi selamlar.
Kareye yakın planlı talebe odalarından köşe olanları daha büyük tasarlanmış, üç alt ve bir üst pencereyle ışıklandırılmıştır. Sol kolda yer alan üstü tonozlu gizemli geçidin işlevi ise bugün bile tam olarak çözülememiştir; muhtemelen vaktiyle medreseye bitişik başka bir müştemilata veya özel bir bölüme geçiş sağlıyordu.
Medresenin kalbi olan Dershane binası ise adeta bağımsızlığını ilan etmiştir. Revaklardan tam 3.65 metre uzakta duran ve ana binaya sadece tek bir duvarla bağlanan bu özel yapı, 9 alt ve 12 üst penceresiyle muazzam bir ışık dehasına sahiptir. İçinde kışın ders yapılmadığını gösteren bir ocak (şömine) izine rastlanmaz; kapı kemeri pembe-beyaz mermerin asaletini taşır.
SAVAŞLAR, YOKSULLUK VE KİTAPLAR ARASINDA BİR ÖMÜR
Osmanlı’nın son dönemi ve Cumhuriyet’in ilk yılları, Beyazıt Medresesi için oldukça çalkantılı geçti. Medreselerin kapatılmasının ardından bu kutsal ilim yuvası, önce bir evrak dağıtım (tevzi) merkezi, ardından savaş yıllarının getirdiği yoksullukla fakir halkın sığındığı bir barınak ve bir dönem de talebe yurdu olarak kullanıldı.
Ardından entelektüel bir dönüşüm başladı ve yapı, Belediye Müzesi ile Umumi Kütüphane’ye ev sahipliği yaptı. 1943 yılında Gazanfer Ağa Medresesi onarılınca Belediye İnkılâp Müzesi oraya taşındı ve burası uzun süre sadece kütüphane olarak hafızalarda yer etti. Nihayet 1968'de Yavuz Selim Medresesi'nde temelleri atılan Yazı Müzesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün titiz restorasyonunun ardından 28 Ekim 1984 tarihinde bugünkü adıyla, Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi olarak kapılarını dünyaya açtı.
3638 ESERLİK BİR GÖRSEL HAZİNE VE KUTSAL EMANETLER
Bugün müze envanterinde toplam 3638 eser bulunuyor ve bunların 277 tanesi sürekli olarak sergileniyor. Müze, sadece bir sergi alanı değil, aynı zamanda harflerin asırlık evrimini gözler önüne seren eğitici bir mektep olarak tasarlanmıştır. Eserler; Kufi, Sülüs, Nesih, Talik, Muhakkak ve Reyhani gibi yazı çeşitlerine göre kronolojik ve tematik olarak ayrılmıştır.
Yazma mushaflar, levhalar, tuğralı fermanların yanı sıra; taş, cam, kumaş ve maden gibi bambaşka malzemeler üzerine kazınmış veya işlenmiş hat sanatı örnekleri göz kamaştırıcıdır. Medresenin o bağımsız büyük dershane odası ise günümüzde Kutsal Emanetler salonu olarak ayrılmıştır; burada sergilenen Kâbe örtüleri, Sakal-ı Şerifler ve kutsal topraklardan gelen tarihi eserler ziyaretçilere manevi bir atmosfer sunar.
AHMET ZİYA BEY’İN GÜNEŞ SAATLERİ VE ZAMANIN ESTETİĞİ
Müzenin huzurlu bahçesinde yürürken gözünüze iki adet güneş saati çarpar. Bu saatler, son dönem Osmanlı astronomu ve ressamı Ahmet Ziya Bey (1877–1936) tarafından yapılmıştır. Ahmet Ziya Bey, sadece bir ressam değil, namaz vakitlerinin belirlenmesi için rubu tahtaları ve güneş saatleri üreten dahi bir muvakkittir. Bahçedeki bu saatler, zamanın sadece akan bir mefhum olmadığını, namaza ve hayata göre nasıl estetikle ayarlandığını gösteren muazzam birer bilim tarihi vesikasıdır.
ŞEYH HAMDULLAH’TAN HAFIZ OSMAN’A YAZININ SULTANLARI
Müzede sergilenen en nadide eserlerin başında, hat sanatının “Kıblesi” sayılan Şeyh Hamdullah’a, yazıya bugünkü estetik altın oranını kazandıran Hafız Osman’a ve II. Mahmud gibi hat sanatı dehası olan padişahlara ait orijinal levhalar gelir. Özellikle fermanlardaki padişah tuğralarının tezhip (altınlama) işçilikleri, Osmanlı saray nakkaşhanesinin ulaştığı zirveyi akademik olarak kanıtlar niteliktedir. Müze envanterindeki bazı yazma eserlerin üzerinde bulunan dönemin şeyhülislamlarına ait vakıf mühürleri de, medresenin tarih boyunca koruduğu ilmi nüfuzun en somut delilleridir.
MÜZEYE ESER BAĞIŞLAYANLAR
Müzenin kuruluşunda sadece devlet koleksiyonları değil, özel bağışçılar da rol oynadı. Mustafa Bekir Pekten, Turan Türkmenoğlu, Yusuf Coşkun, Hüsamettin Akkök ve Mehmet Uluöz gibi isimler, kendi özel koleksiyonlarını müzeye bağışlayarak bu hazinenin oluşmasına katkı sağladı. Bu durum, Türkiye’deki özel koleksiyonerlik kültürünün sanatın korunmasına ne denli önemli katkılar sunduğunu gösteriyor.
KOLEKSİYONUN YILDIZLARI VE SÜRPRİZLERİ
Müzenin envanterinde toplam 3638 eser bulunuyor ve bunların 277’si görkemli bir şekilde sergileniyor. Sergileme anlayışı oldukça eğitici: Eserler, Kûfi, Nesih, Talik, Sülüs gibi yazı çeşitlerine göre ayrılmış. Kronolojik olarak Mustafa Dede’den, Hâfız Osman’a, Sultan Abdülmecid’den, meşhur Rakım Efendi ve Mustafa İzzet Efendi’ye kadar uzanan bir üstatlar geçidi sizi karşılıyor.
İŞTE EN DİKKAT ÇEKEN PARÇALAR:
- En Eski Eser: 9. ve 10. yüzyıla tarihlenen, Mehmed b. İdrîs imzalı Kûfi bir mushaftır.
- En İlginç Eser: Şeyh Selim Kâdirî tarafından 1880-1887 yılları arasında hazırlanan oturan insan formlu yazı (figürlü yazı). Tüm bir mushafın gubârî (çok küçük yazı) ile yazıldığı bu eser, aynalı yazılarla da zenginleştirilmiştir.
- Kutsal Emanetler: Medresenin ana dershane odası, Kutsal Emanetler bölümüdür. Ortada dev bir Kâbe kapısı örtüsü (1884 tarihli) yer alır. En değerli parçalar arasında ise bir şişe içinde Peygamber kabrinden alınmış toprak ve Sakal-ı Şerif bulunmaktadır.
Müze sadece içindekilerle değil, bahçesiyle de ilgi çekiyor. Avluda, büyük hattatların imzalarını taşıyan taş kitabeler bulunur. Bunların arasında Ali, Sâmi Efendi ve Mustafa İzzet gibi isimlerin taş üzerine işlediği nadide örnekler yer alır. Ayrıca bahçede, Ahmet Ziya Bey tarafından yapılmış, zamanı gölgelerle ölçen iki adet güneş saati bulunmaktadır.
Müzede sadece kağıt ve levhalar yok. “Müselsel Yazı” (zincirleme yazı) örneklerini de görmek mümkün. Bu sanat dalında harfler öyle bir bağlanır ki, sanki birbirine zincirlenmiş gibi durur. Bu alandaki en usta isimlerden biri olan Ahmed Şemseddin Karahisârî’nin eserleri, bu müzenin duvarlarını süsleyen nadide parçalar arasındadır. Ayrıca müzenin etnografik odasında, otantik kıyafetleri içinde bir hattat ve iki küçük talebesinin, dönemin medrese atmosferini canlandıran balmumu heykelleri bulunuyor.
MERAKLISINA NOT
- Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi, Türkiye’de yalnızca hat sanatına odaklanan en önemli müzelerden biri kabul edilir.
- Osmanlı’da hat sanatı sadece estetik değil, aynı zamanda manevi bir disiplin olarak görülürdü. Hattatlar yıllarca “meşk” adı verilen eğitimlerden geçmeden icazet alamazdı.
- Şeyh Hamdullah, Osmanlı hat sanatında “aklâm-ı sitte” yazı üslubunu yeniden yorumlayarak klasik Türk hat ekolünün kurucusu sayılır.
- Beyazıt Külliyesi, medrese dışında cami, imaret, hamam ve çeşitli sosyal yapılardan oluşan büyük bir Osmanlı sosyal yaşam kompleksidir.
- Müzedeki bazı eserlerde kullanılan altın tezhip süslemeleri, dönemin saray nakkaşhanelerinde hazırlanmıştır ve klasik Osmanlı bezeme sanatının zirve örnekleri arasında değerlendirilir.
KAYNAKÇA
- Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivleri
- Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi kayıtları
- Osmanlı vakfiyeleri ve medrese arşiv belgeleri
- İstanbul tarihi üzerine akademik araştırmalar
- Hat sanatı ve Osmanlı mimarisi üzerine yayımlanmış kataloglar ve incelemeler
Yorumlar
Kalan Karakter: