Bir önceki yazımda genç ve donanımlı bir çalışan olan Hasan’ın modern iş hayatındaki sendikal ve kurumsal yapılar arasında sıkışıp kaldığı üç şıklı zorlu bir şahsiyet imtihanını ele almıştık. Peki, bir Müslüman böyle bir yol ayrımında yönünü neye göre tayin etmelidir?
İslami açıdan bakıldığında, bir Müslümanın böyle bir tercihte önceliği; "bizden mi?" duygusu, kurumsal etiketler veya söylemler değil, doğrudan adaletin tesis edilmesi ve zulmün engellenmesi olmalıdır. Zira Kur'an-ı Kerim açık bir şekilde şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti ayakta tutun." (Nisâ 135) Yine, "Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin; adil olun. Bu, takvaya daha yakındır." (Mâide 8) buyurarak, Müslümanın hükmünü kimliklere göre değil, hak ve adalet ölçüsüne göre vermesini emreder. Bunun da ötesinde, "Sana Kitabı, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye indirdik; sakın hainlerin savunucusu olma." (Nisâ 105) ayeti, suç işleyen veya haksızlık yapan bir kimsenin sırf aynı kimliğe mensup olduğu gerekçesiyle korunmasını açıkça reddeder.
Klasik tefsirlerde bu ayetin iniş sebebi olarak anlatılan olay da bunu doğrular. Hırsızlık yapan bir kişi, suçu başka bir inançtan birinin üzerine atarak Müslüman kimliği üzerinden korunmaya çalışmış; bazı kimseler de bu yanlışa destek vermiştir. Bunun üzerine inen ayetler, İslam'da ölçünün aidiyet değil, hakikat ve delil olduğunu ortaya koymuştur. İbn Kesîr ve Taberî gibi büyük müfessirler de adaletin akrabalıkla, grup aidiyetiyle veya dini etiketlerle değil; delil, hak ve hakkaniyetle belirlenmesi gerektiğini özellikle vurgulamışlardır.
Bu anlayış, Hz. Peygamber'in hayatında da fiilen karşılık bulmuştur. Peygamber Efendimiz (sav), henüz peygamber olmadan önce Mekke'de kurulan ve haksızlığa uğrayanların hakkını korumayı amaçlayan Hilfü'l-Fudûl (Şerefliler Antlaşması) isimli oluşuma katılmıştır. Bu topluluk ne bir din cemiyeti ne de yalnızca Müslümanlardan oluşan bir yapıydı. Farklı kabilelere mensup insanlar, zulme uğrayan kim olursa olsun ona yardım etmek için bir araya gelmişlerdi. Yıllar sonra Medine'de devlet başkanı olduğu dönemde bile bu oluşumu büyük bir takdirle anmış ve şöyle buyurmuştur:
"Abdullah b. Cüd'ân'ın evinde yapılan antlaşmada ben de bulundum. Bana en değerli servetler verilseydi bile onu bozmak istemezdim. Bugün de böyle bir antlaşmaya çağrılsam yine katılırım."
Bu rivayet, Müslümanın adalet adına kurulan bir yapıya katılmasının ölçüsünün o yapının dini etiketi değil; zulmü önleme ve hakkı ayakta tutma amacı olduğunu göstermektedir. Bir kurumun Müslümanlar tarafından kurulmuş olması tek başına onu adaletli kılmaz; aynı şekilde Müslümanlar tarafından kurulmamış olması da onu peşinen reddetmeyi gerektirmez. Ölçü; Kur'an'ın emrettiği adalet, hakkaniyet ve liyakattir.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde, bir Müslümanın asli kimliği herhangi bir sendika, dernek veya siyasi oluşum değildir. Onun gerçek aidiyeti Allah'ın dinine ve Kur'an ile sünnetin ortaya koyduğu ilkeleredir. Diğer bütün kurum ve kuruluşlar ise dünya hayatında belli ihtiyaçları karşılamak için kullanılan araçlardır. Araçlar ise amaç hâline getirilemez; dinin önüne geçirilemez ve eleştirilemez yapılar olarak görülemez.
Bu nedenle, bir kurumun seküler veya muhafazakâr bir kimlik taşıması tek başına tercih sebebi ya da reddedilme gerekçesi değildir. Asıl belirleyici olan; o yapının adalete ne kadar hizmet ettiği, hakkı ne ölçüde koruduğu, liyakati gözetip gözetmediği, hesap verebilir olup olmadığı ve üyelerini inançlarına aykırı davranışlara zorlayıp zorlamadığıdır. Kişiyi harama zorlamayan, inancını yaşamasına engel olmayan ve dinle doğrudan çatışmayan yapılar, farklı dünya görüşlerine sahip olsalar bile ilkesel olarak bütünüyle reddedilemez.
Bununla birlikte, tercih yapılırken sadece zarar vermemesi yeterli değildir. İslam'ın adalet anlayışına daha fazla yaklaşan, hak aramayı kişilere bağlı ilişkiler yerine kurumsal mekanizmalarla yürüten, üyelerinde minnet duygusu oluşturmayan, liyakati esas alan, şeffaf ve hesap verebilir yapılar öncelikli tercih edilmelidir. Çünkü adalet ancak kişilere değil, ilkelere bağlı sistemler üzerinde kalıcı hâle gelebilir.
Buna karşılık, dini söylemleri kullanmasına rağmen adaleti zedeleyen, kişisel nüfuz ve aracılık ilişkilerini kurumsal işleyişin önüne geçiren veya dini hassasiyetleri menfaat aracı hâline getiren yapılar, sadece kendi mensuplarına değil, dinin toplumdaki itibarına da zarar verir. Aynı şekilde, dini değerlerle doğrudan çatışan, inanç özgürlüğünü baskı altına almaya çalışan veya kişiyi inancından taviz vermeye zorlayan yapılar da Müslüman açısından meşru bir tercih olmaktan uzaklaşır.
Bir Müslümanın tercihini belirleyen şey kurumların isimleri veya kimlikleri değil; adalet, liyakat, şeffaflık ve hakkaniyet ilkelerine ne kadar bağlı olduklarıdır. Mümin, hiçbir beşerî yapıya kayıtsız şartsız aidiyet geliştirmez; bağlılığını yalnızca Allah'ın ölçülerine gösterir. Dünya hayatındaki bütün kurumlar değişebilir, eleştirilebilir ve gerektiğinde terk edilebilir.
Değişmeyen tek ölçü ise Allah'ın emrettiği adalettir. Nitekim İslam düşünce geleneğinde de adaletin bu mutlak ve evrensel gücü, inanç bağlarının bile üzerinde bir toplumsal temel olarak kabul edilmiştir. Bu hakikati İbni Teymiye şu veciz sözüyle özetler: “Allah, yönetimde adaleti hakim kılan bir düzeni —inançsız bile olsa— ayakta tutar ve yaşatır. Fakat zulüm ve haksızlık üzerine kurulu bir düzeni —Müslüman bile olsa— asla iflah etmez ve yıkar.”
NOT: Hasan'ın hikâyesi bir kurgudur. Bu metnin amacı gerçek hayattaki herhangi bir kurumu, sendikayı veya yapıyı hedef almak, yermek ya da övmek değil; modern çalışma hayatında bir Müslümanın adalet, liyakat ve şahsiyet eksenli vermesi gereken vicdani ve ilkesel mücadeleyi tartışmaya açmaktır.
Yorumlar 4
Kalan Karakter: