Bir düşünce deneyiyle başlayalım. Tarım ve hayvancılıkla geçinen bir toplum düşünelim. Bu toplumun yaşamı doğrudan toprağa, bitkiye ve hayvana bağlıdır. Toprağı hoyratça kullandığında ürün alamaz; hayvana kötü davrandığında onu kaybeder. Bu nedenle doğayla kurduğu ilişki bir çatışma ilişkisi değildir. Doğa, bu toplum için bir düşman değil, birlikte var olunan bir unsurdur. Hayvanlar ancak gerektiğinde kesilir. Öldürmek bir erdem ya da kahramanlık değil, zorunlu bir durumdur. Günlük hayat öldürme pratiği üzerine kurulmadığı için cinayet istisnai kalır. Sanat da bu yaşamı yansıtır. Müziği sert değildir; anlatıları yıkım merkezli değildir. Üretilen aletler yok etmeye değil, korumaya ve sürekliliği sağlamaya yöneliktir. Bu toplum için esas olan aşırı kazanç değil, sürdürülebilirliktir.
Şimdi buna komşu başka bir toplumu ele alalım. Bu toplum avcılıkla geçinir. Karşılaştıkları hayvanlar çoğu zaman kendilerinden büyük ve tehlikelidir. Avlanamazlarsa aç kalırlar; hata yaparlarsa ölürler. Bu nedenle silah geliştirmek zorundadırlar. Daha etkili, daha hızlı ve daha öldürücü araçlar üretirler. Öldürmek gündelik hayatın doğal bir parçasıdır. Anlatıları da buna uygundur: Güçlü olan yüceltilir, alt eden övülür. Cesaret çoğu zaman öldürme becerisiyle ölçülür. Müziği ve hikâyeleri serttir; çünkü yaşam koşulları serttir. Teknoloji, korumak için değil, üstün gelmek için geliştirilir.
Bu iki yaşam biçimi tarih boyunca birçok kez karşı karşıya gelmiştir. Yerleşik tarım toplumları geniş coğrafyalarda doğayla görece dengeli ilişkiler kurarken, savaşçı ve hareketli toplumlar yayılmacı bir çizgide ilerlemiştir. Karşılaşmalarda çoğu zaman savaşçı taraf üstün gelmiş, birikmiş kaynaklara el koymuş ve yüzyılların emeği kısa sürede el değiştirmiştir. Burada temel soru şudur: Bu durum gerçekten bir gelişmişlik midir?
Modern dünyada gelişmişlik çoğu zaman güçle eş anlamlı kullanılmıştır. Daha büyük ordular, daha etkili silahlar ve daha geniş kontrol alanları gelişmişlik göstergesi sayılmıştır. Oysa bu, gelişmişlikten çok saldırganlığın teknik olarak ilerlemesidir. Birçok zengin ülkenin maddi birikimi yalnızca kendi üretiminin sonucu değildir; tarihsel kaynak transferlerinin ürünüdür. Bu zenginlik çoğu zaman üretim başarısından çok güç ilişkilerinin sonucudur.
Bu süreçte yenik düşen toplumların yalnızca maddi kaynakları değil, kültürel ve toplumsal birikimleri de yok edilmiştir. Doğayla kurulan hassas ilişkiler, sanat, müzik ve yaşam bilgisi büyük ölçüde tarihten silinmiştir. Üstelik bu yıkım, çoğu zaman zafer ve medeniyet söylemleriyle meşrulaştırılmıştır.
Bu çerçeve bugüne taşındığında Ortadoğu ve Afrika özel bir yere oturur. Bu coğrafyalar tarih boyunca tarımın, hayvancılığın ve ticaret yollarının merkezinde yer almıştır. Bu toplumların toprakla ilişkisi köklü ve süreklidir. Ne var ki günümüzde küresel ölçekte askerî teknolojinin üreticisi değil, çoğu zaman tüketicisidirler. Yüksek teknolojili silah sistemleri üretmez, ithal ederler. Savaş teknolojisini geliştiren değil, sonuçlarını yaşayan konumdadırlar. Buna karşılık, sanayi devriminden itibaren Batı dünyasında bilim ve teknoloji büyük ölçüde askerî üstünlükle iç içe gelişmiştir. Ekonomik büyüme savunma sanayiinden bağımsız ilerlememiştir.
Elbette Afrika ve Ortadoğu’daki yerel aktörlerin sorumluluğu inkâr edilemez. Şiddet, gasp ve cinayet yalnızca dış müdahalelerin ürünü değildir. Ancak daha derin soru şudur: Ortadoğu ve Afrika’daki avcı zihniyet yerli bir üretim midir, yoksa küresel sistemin teşvik ettiği ve beslediği bir davranış biçimi midir? Kullanılan silahların kaynağı, finansman ağları ve ideolojik çerçeveler incelendiğinde, bu şiddetin büyük ölçüde dış bağlantılı olduğu görülür. Bu toplumlar tarihsel olarak avcı zihniyet üzerine inşa edilmemiştir; çoğu zaman avlanılan alanlara dönüştürülmüştür.
Sanayi devriminden önce de Afrika ve Ortadoğu’da çatışmalar vardı. Dünyanın hiçbir bölgesi tamamen kavgasız değildi. Ancak mesele çatışmanın varlığı değil; ölçeği, araçları ve sürekliliğidir. Geçmişte çoğu gerilim yereldi ve zamanla doğal seyrinde sona ererdi. Bugün ise modern silahlarla büyütülmekte, dış finansmanla beslenmekte ve küresel güç dengelerinin parçası hâline gelmektedir. Sürekli silah akışı ve dış müdahale olmasa, birçok sorun kendi içinde çözülme imkânı bulabilirdi.
Dolayısıyla mesele kültür değil, güç düzenidir. Yaşatmaya odaklanan toplumlar geri; öldürmeyi sistemleştirenler ileri sayılmaktadır. Oysa yıkarak zenginleşmek üstünlük değil, güçtür. Asıl mesele, gücün mü yoksa yaşatma kapasitesinin mi gelişmişlik sayılacağıdır.
Burada önemli bir itiraz gündeme gelebilir: Eğer Batı avcı bir zihniyetle hareket ediyorsa, neden kendi içinde sürekli bir şiddet üretmemekte ve neden asayiş sorunları görece daha sınırlı görünmektedir? Bunun nedeni avcı zihniyetin ortadan kalkmış olması değildir. Şiddetin merkezileştirilmiş olmasıdır. Güçlü devlet aygıtı bireysel şiddeti bastırmış, şiddet tekeli devlette toplanmıştır. İçeride hukuk ve düzen tesis edilirken, aynı güç dışarıda askerî müdahaleler, vekâlet savaşları, silah ihracatı ve kaynak transferi biçiminde sürdürülmüştür. Dolayısıyla içerideki görece düzen, avcı zihniyetin yokluğu değil; yön değiştirmiş hâlidir. Sömürgeci devletler içeride barışı sağlarken, dışarıda güç kullanarak varlıklarını sürdürür; bu denge sistemin temelidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: