Yanlışın Adı Değiştiğinde Vicdan Susar
Yanlış çoğu zaman açıkça yapıldığında değil, adı değiştirildiğinde tehlikeli hâle gelir. İnsan bazen yanlış yaptığını bilerek yapar; bu bir günahtır ve insan bununla yüzleşebilir. Asıl tehlike, yanlışın artık yanlış olarak görülmemesidir. Yanlış süslenir, gerekçelendirilir, makul gösterilir ve zamanla olağan kabul edilir. Böylece bireysel bir hata olmaktan çıkar, herkesin içine doğduğu bir düzene dönüşür. Bu noktada kimse kendini suçlu hissetmez; çünkü ortada artık “yanlış” yoktur, sadece “işlerin yürütülme biçimi” vardır.
Bu süreç çoğu zaman kelimelerle başlar. Torpil denmez, referans denir. Rüşvet denmez, hediye ya da jest denir. Faiz denmez, işlem ücreti denir. Kelime değiştiğinde anlam da değişmiş gibi hissedilir. Oysa yapılan şey aynıdır. Sadece zihnin ve vicdanın rahatsızlığı azaltılmıştır. İnsan yaptığı şeyle yüzleşmek yerine, onu daha kabul edilebilir bir kelimenin arkasına saklar. Yanlış inkâr edilmez; görünmez hâle getirilir.
Ardından usule uygunluk devreye girer. Kâğıt üzerinde her şey doğrudur: ilan vardır, şartlar yazılıdır, başvurular alınmıştır, sınav yapılmıştır. Ancak şartlar çoğu zaman öyle hazırlanır ki fiilen tek bir kişiyi işaret eder. Herkes bunun farkındadır ama kimse bir şey diyemez. Çünkü sonunda şu cümle kurulur: “Biz hukuka aykırı bir şey yapmadık.” Oysa sorun hukuki bir boşluk değildir. Sorun, adaletin bilinçli olarak dolanılmasıdır. Şekil korunmuş, ruh kaybolmuştur.
Ashab-ı Sebt: Yasağa Uyan Ama Ahlakı Kaybeden Toplum
Bu durum Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Ashab-ı Sebt kıssasında açık biçimde görülür. Bu topluluğa cumartesi günü balık avlamak kesin olarak yasaklanmıştır. Onlar bu yasağı inkâr etmez, karşı çıkmaz ve açıkça çiğnemezler. Aksine, yasağın varlığını kabul ederler. Ancak imtihan tam da burada başlar. Çünkü Kur’an’ın bildirdiğine göre balıklar özellikle cumartesi günü kıyıya akın akın gelmekte, diğer günlerde ise neredeyse hiç görünmemektedir. Yani yasak, insanın işine gelmeyen bir zamanda ve en cazip imkânın ortaya çıktığı anda konulmuştur.
Bu durumda topluluk yasağı doğrudan çiğnemek yerine onu dolanmayı tercih eder. Cuma günü denize ağlar ve tuzaklar kurarlar. Cumartesi günü balıklar bu havuzlara kendiliğinden dolup hapsolur. Pazar günü ise gidip bu balıkları toplarlar. Ardından kendilerini şu sözle temize çıkarırlar: “Biz cumartesi balık tutmadık.” Şeklen doğru olan bu ifade, yapılan hilenin üzerini örtmeye yarar. Çünkü amaç balık tutmamak değil, yasağın ruhuna uymaktır. Oysa onlar yasağın şeklini korumuş, amacını tamamen devre dışı bırakmışlardır.
Kur’an’ın bu kıssada eleştirdiği şey balık tutmak değildir. Eleştirilen, yasağı kabul edip onu bilinçli biçimde dolanmak ve bunu meşru görmekten duyulan iç huzurudur. Haramı açıkça işlemek bir günahtır ve insan bununla yüzleşebilir. Ancak haramı adını değiştirerek, zamanı kaydırarak ve şekle sığınarak işlemek, ahlaki çürümenin daha derin bir hâlidir. Çünkü bu noktada kişi artık yanlış yaptığını düşünmez. Bu yüzden Ashab-ı Sebt kıssası yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değil, yanlışın nasıl sistem hâline geldiğini gösteren evrensel bir uyarıdır.
Bu tür yanlışlar ilk başta insanları rahatsız eder. Ama tekrar edildikçe alışılır. Alışıldıkça normalleşir. Zamanla yeni gelenler bu düzeni sorgulamaz bile; çünkü sistem onlara hazır hâlde sunulmuştur. Özellikle akademide, kamuda ve benzer hiyerarşik yapılarda genç insanlar çalışmaya ya da nitelik kazanmaya değil, doğru kişiyi bulmaya ve doğru yere tutunmaya odaklanır. Sistem onlara şunu öğretmiştir: Nitelik değil, ilişki kazandırır. Bu artık bir istisna değil, düzenin doğal işleyişi gibi görülür.
Sessizlik Tarafsızlık Değildir: Ya Yanlışa Karşısın Ya Da Yanındasın
Bu süreçte toplumun tek parça hâlinde kalmadığı Kur’an’da açıkça görülür. Ashab-ı Sebt kıssasında insanlar üç gruba ayrılır. Birinci grupta, yasağı dolanarak balık avlamaya devam edenler vardır; bunlar yanlışı bizzat yapanlardır. İkinci grupta, bu davranışın yanlış olduğunu açıkça söyleyen küçük bir grup bulunur. Üçüncü grup ise ne yanlışı yapanlardan ne de yanlışa açıkça karşı çıkanlardandır; “Boşuna uğraşıyorsunuz, nasıl olsa bir şey değişmez” diyerek susmayı tercih edenlerdir.
A‘râf Suresi 164–166. ayetlerde bu ayrımın sonucu açıkça ortaya konur. Kur’an’ın ifadesine göre Allah, yanlışa itiraz edenleri kurtarmıştır; zulmedenleri ise şiddetli bir azapla cezalandırmıştır. Dikkat çekici olan şudur: Metinde susanların kurtulduğuna dair bir ifade yer almaz. Çünkü bu bağlamda sessizlik tarafsızlık değildir. Yanlışı yapmakla yanlışa sessiz kalmak arasında ahlaki bir mesafe yoktur. Yanlışı yapanlar fiilen suça ortak olurken, susanlar bu düzenin sürmesine izin verir. Bu nedenle Kur’an’ın verdiği mesaj açıktır: Yanlışı görüp susmak, masum bir bekleyiş değildir.
Modern hayatta bu zihniyet birçok alanda karşımıza çıkar. İş dünyasında karar verici konumdaki kişilere sunulan pahalı hediyeler rüşvet değil, jest olarak adlandırılır. Siyaset ve yerel yönetimlerde ihaleler, alacağı önceden belli firmalara göre hazırlanır ve şeffaflık söylemiyle süslenir. Sosyal hayatta kendi grubundan olanı öne çıkarmaya dayanışma denir. Hukuk ve bürokrasi alanında kanun boşlukları kullanılarak başkasının hakkı gasp edilirken “hukuki hakkımı kullanıyorum” denilerek vicdan rahatlatılır. Yöntemler farklıdır ama mantık aynıdır: Yanlışı dolanmak, adını değiştirmek ve sonunda normal hâle getirmek.
Hz. Ömer, adaleti özellikle kamu gücü ve makamın ürettiği görünmez ayrıcalıklar üzerinden tanımlar ve bu konuda son derece net bir ölçü koyar. Devlet yöneticilerine sunulan hediyeler için sorduğu soru basittir ama sarsıcıdır: “Bu kişi makamında olmasaydı, evinde oturuyor olsaydı, bu hediye yine de ona gelir miydi?” Eğer cevap hayırsa, ortada masum bir ikram değil; makamın doğurduğu bir imtiyaz vardır ve bu kabul edilemez. Bu ilkeyi yalnızca başkalarına değil, en başta kendisine ve ailesine uygular. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, oğlu Abdullah’ın devesiyle ilgili rivayettir. Abdullah kimseye baskı yapmamış, ayrıcalık talep etmemiş, “halifenin oğluyum” diyerek bir üstünlük iddia etmemiştir. Ancak deve sürüye karıştığında, çobanlar ve görevliler onu “Emîrü’l-Mü’minîn’in oğlunun devesi” olarak tanımış; bilinçli ya da bilinçsiz biçimde ona daha iyi otlaklar ayırmış, daha fazla ilgilenmiş ve öncelik tanımıştır. Sonuçta deve, diğerlerinden daha besili ve daha değerli hâle gelmiştir. Hz. Ömer’in asıl vurguladığı nokta buradadır: Ayrıcalık her zaman talep edilerek ortaya çıkmaz; makamın gölgesi, niyet olmasa bile imtiyaz üretir. Bu yüzden “ben istemedim” ya da “niyetim temizdi” demek adaleti sağlamaya yetmez. Adalet, niyetle değil; ortaya çıkan sonucun başkalarının hakkını nasıl etkilediğiyle ilgilenir. Bu anlayışla Hz. Ömer deveyi sattırır; oğluna yalnızca ödediği bedeli verir, geri kalan fazlalığı ise beytülmâle aktarır. Böylece makam sebebiyle oluşmuş, kolayca meşrulaştırılabilecek bir avantajı fiilen ortadan kaldırır ve şu ilkeyi yerleştirir: Güç ve konumdan doğan fazlalık, görünüşte masum olsa bile adalet karşısında haksızlıktır ve temizlenmesi gerekir.
Bu yaklaşım Ashab-ı Sebt zihniyetinin tam karşısındadır. Onlar yasağın şeklini koruyup ruhunu öldürmüştür. Hz. Ömer ise şeklen suç olmayan durumlarda bile adaletin ruhunu zedeleyen sonuçları ortadan kaldırmıştır. Kanuna uymak yeterli değildir; kanunun amacı korunmuyorsa, ortada adalet yoktur. Bu yüzden onun ölçüsü bugün de geçerlidir: Makam, yetki, ilişki ve güç ortadan kalktığında aynı sonuç doğmuyorsa, yapılan şey adalet değil, meşrulaştırılmış bir haksızlıktır.
Yorumlar
Kalan Karakter: