Otuz yıl öncesine kadar şehir içi minibüs taşımacılığı, kendi iç dinamikleriyle ürettiği yoğun bir düzensizlikle anılırdı. Aynı hatta çalışan şoförler, daha fazla yolcu alabilmek için sürekli rekabet hâlindeydi. Sefer saatleri kâğıt üzerinde vardı ama fiiliyatta işlemezdi. Duraklarda yolcu yüzünden çıkan tartışmalar zaman zaman fiziksel kavgalara dönüşür, yolcular ise ulaşım tamamen durmasın diye bu gerginliğin ortasında kalırdı.
Özellikle ilçe duraklarında belirsizlik daha da belirgindi. Kimin ne zaman hareket edeceği belli değildi. Bekleme süreleri uzuyor, hem şoförler hem yolcular sürekli bir stres altında kalıyordu. Ancak bu kargaşa, dışarıdan dayatılmış bir düzensizlikten değil; sistemin kendi iç işleyişinden kaynaklanıyordu.
Sorunun temelinde ekonomik model yatıyordu. Her şoför kendi hesabına çalışıyor, gün sonunda kazanacağı para doğrudan taşıdığı yolcu sayısına bağlı oluyordu. Bu durum, aynı hatta çalışan insanları kaçınılmaz olarak birbirinin rakibi hâline getiriyor; iş birliğini değil, rekabeti teşvik ediyordu. Herkes kendi payını artırmaya çalıştıkça ortak düzen giderek daha da bozuluyordu.
Zamanla bu yapının sürdürülemez olduğu, yine bu sistemin içinde yaşayanlar tarafından fark edildi. Sürekli gerilim, belirsizlik ve çatışmanın kimseye uzun vadede kazanç sağlamadığı görüldü. Herhangi bir dış müdahale olmaksızın, şoförler kendi aralarında bir çözüm arayışına girdi. Ortaya çıkan düzen, planlanmış bir reformdan çok; yaşanan kargaşanın doğal sonucu olarak şekillendi. Bu fark ediş, sorunun kaynağına dokunan yeni bir paylaşım biçiminin gerekliliğini de beraberinde getirdi.
Bunun üzerine havuz sistemine geçildi. Tüm gelir ortak bir havuzda toplandı; giderler düşüldükten sonra kalan kazanç şoförler arasında eşit biçimde paylaştırıldı. Böylece kimin kaç yolcu taşıdığı değil, sistemin düzenli işlemesi önemli hâle geldi.
Bu değişimle birlikte yolcu kapma yarışı sona erdi. Sefer saatleri düzene girdi, şoförler arasındaki güvensizlik yerini karşılıklı güvene bıraktı. Rekabetin yerini ortak çıkar aldı. Aynı insanlar, aynı durakta, bu kez kavga ederek değil konuşarak sorun çözmeye başladı.
Şimdi bu düzenin dışarıdan bir müdahaleyle bozulduğunu düşünelim. Durak dışındaki bazı aktörlerin, belirli şoförlere ayrıcalıklı saatler ya da daha kârlı seferler vaat ettiğini varsayalım. Bu ayrıcalıklar karşılığında pay talep edildiğinde, durak içindeki denge kaçınılmaz olarak bozulur.
Bu noktada şoförler arasında gruplaşmalar başlar. Daha önce ortak çıkar etrafında birleşmiş olan insanlar, yeniden birbirine kuşkuyla bakmaya başlar. Güven ortadan kalkar; sorunlar konuşarak çözülmek yerine derinleşir. Bu karmaşadan kazançlı çıkanlar ise durak dışındaki bu müdahaleci aktörler olur.
Türkiye’de minibüsçüler, büyük ölçüde bu tuzağa düşmeden sorunu kendi aralarında adil bir paylaşım modeliyle çözmeyi başarmıştır. Dışarıdan bir akla ya da dayatmaya ihtiyaç duymadan, ortak bir düzen kurarak çatışmayı sona erdirmişlerdir.
Ancak aynı sağduyu, Ortadoğu ve Afrika gibi coğrafyalarda çoğu zaman devreye girememektedir. Bu bölgelerde yerel sorunlara, bölgeyle organik bağı olmayan dış güçler müdahale eder. Halkların kendi aralarında, zaman içinde dengeye oturtabileceği meseleler; bu müdahaleler nedeniyle büyür, sertleşir ve kalıcı krizlere dönüşür.
Üstelik bu müdahaleler çoğu zaman doğrudan yapılmaz. Dış güçler, bölgenin toplumsal dokusunu ve mevcut güç dengelerini kullanarak belirli yerel aktörleri öne çıkarır; bu gruplara geçici yetkiler, ayrıcalıklar ya da koruma vaatleri sunar. Müdahale, dışarıdan bir dayatma gibi değil; yerel bir tercih ya da iç dinamiklerin sonucuymuş gibi gösterilir. Oysa bu yöntem, yerel dengeyi daha da kırılgan hâle getirir ve çatışma potansiyelini artırır.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: yerel aktörler tek tip değildir. Bölgeyle tarihsel, ekonomik ve toplumsal bağı kopmamış; ailesi, itibarı ve geleceği bu topraklara bağlı olan köklü yerel aktörler için sürekli çatışma rasyonel bir seçenek değildir. Biriken öfke ve güvensizlik, uzun vadede bu kesimlerin kendi toplumları içinde meşruiyet kaybetmesine, hatta tasfiye edilmesine yol açabilir. Bu nedenle bu aktörler, çoğu zaman ahlaki gerekçelerden ziyade hayatta kalma içgüdüsüyle daha uzlaşmacı yollar arar.
Buna karşılık, bir ayağı dışarıda olan; sermayesi, güvenliği ve meşruiyeti büyük ölçüde bölge dışına taşınmış aktörler için aynı riskler geçerli değildir. Toplumsal tepki, onlar açısından katlanılabilir bir maliyet hâline gelir. Tam da bu nedenle dış müdahaleler çoğu zaman bu tür aktörler üzerinden yürütülür. Ancak bu ilişki biçimi, kalıcı ortaklıklar değil; koşullara bağlı, geçici ittifaklar üretir.
Zamanla bu grupların rolleri değişebilir. Bugün desteklenen yarın gözden düşebilir. Değişmeyen tek şey ise kaynakların sürekli olarak bölge dışına akmasıdır. Sonuçta zengin yer altı kaynaklarına sahip toplumlar giderek yoksullaşırken, bu kaynakları kontrol eden merkezler daha da güçlenir.
Bu döngüyü kırmanın yolu, dışarıdan gelen şartlı destekleri reddetmekten geçer. Çünkü bu tür destekler, görünürde çözüm sunuyor gibi dursa da; gerçekte yeni bağımlılık ilişkileri üretir ve yerel dengeyi daha da kırılgan hâle getirir. Halklar arasındaki güvensizlik, çoğu zaman bir neden değil; bu sistemin kaçınılmaz bir sonucudur.
Bir gruba tanınan her ayrıcalık, diğer grupların adalet duygusunu zedeler. Adalet duygusunun aşınması ise insanların birbirine olan güvenini azaltır ve çatışmayı geçici olmaktan çıkarıp kalıcı hâle getirir. Böyle bir zeminde gerçek ve sürdürülebilir bir barış mümkün değildir. Kalıcı çözüm, dış güçlerin kurduğu kırılgan dengelerde değil; yerel paydaşların eşitlik temelinde ve kendi rızalarıyla oluşturduğu anlaşmalardadır.
Bu nedenle dış desteğe dayalı azınlık yönetimleri kalıcı olamaz. Toplumun geneline yaslanan bir meşruiyete değil, dışarıdan sağlanan güce dayanan yapılar; destek zayıfladığında ya da dengeler değiştiğinde hızla çöker ve geride daha derin bir güvensizlik bırakır.
Gerçek çözüm, yerel aktörlerin eşitlik temelinde bir araya gelmesiyle mümkündür. Bu uzlaşma sağlandığında, kaynakların ve güvenliğin adil biçimde yönetileceği ortak bir irade ortaya çıkabilir. Bu irade, dışarıdan atanmış bir yapı değil; halkların kendi rızasıyla kurduğu ortak bir masa olmalıdır.
Minibüsçülerin çatışmayı bitiren sistemi kendi iradeleriyle kurmaları gibi, halklar da barışı ancak kendi masalarını kurarak kalıcı hâle getirebilir. Dışarıdan dayatılan çözümler geçicidir; kalıcı olan, birlikte ve rızayla kurulan düzendir.
Yorumlar
Kalan Karakter: