Bir yaz akşamı, yurt dışında yaşayan bir aile hafta sonu için küçük bir plan yaptı. Çocuklar bahçede oynamak, büyükler birlikte vakit geçirmek istiyordu. Akla gelen ilk fikir barbekü oldu. Ancak bu öneri kısa bir duraksamaya yol açtı. Çünkü bulundukları ülkede barbekü denildiğinde ilk akla gelen şey domuz etiydi.
Aile şu soruyla işe başladı: Sorun barbekünün kendisi mi, yoksa kullanılan et mi? Bu soru, İslam fıkhında temel bir ayrımı hatırlatır. Bir fiilin haram sayılabilmesi için, haramlık sebebinin fiilin özünde bulunması gerekir. Ateşte et pişirmek, kendi başına nötr bir davranıştır. Haram olan şey, bu fiilde kullanılan domuz etidir. Bu nedenle aile, barbekü fikrinden ilk etapta vazgeçti. Bu tercih, şekle değil içeriğe bakmanın bir sonucuydu.
Bir süre sonra çocuklardan biri makul bir öneri sundu: “Helal etle yapalım.” Fıkıh açısından bakıldığında bu öneri tutarlıydı. Çünkü yasak olan barbekü değil, kullanılan etin mahiyetiydi. Ancak aile bu noktada ikinci bir değerlendirme yaptı. Bulundukları çevrede barbekü, yalnızca bir pişirme yöntemi olarak görülmüyordu. Toplumda bu davranış, Hristiyan kültürüyle güçlü biçimde özdeşleşmişti. Burada mesele yalnızca yenilen şey olmaktan çıkıyordu. Ortaya çıkan şey, bir benzerlik algısıydı.
Teşebbüh ve Kimliğin Korunması
İslam düşüncesinde teşebbüh meselesi yalnızca niyetle sınırlı değildir. Toplumsal algı da bu konuda belirleyici bir unsurdur. Eğer bir yerde barbekü yapan insanlara dışarıdan bakanların büyük çoğunluğu, herhangi bir araştırmaya gerek duymadan “bunlar domuz eti yiyen Hristiyanlardır” kanaatine varıyorsa, bu davranış artık sıradan bir yemek hazırlama faaliyeti olarak kalmaz. Toplum nezdinde o fiil, belirli bir dini kimliğin alameti hâline gelir. Bu nedenle aile, kullanılan et helal olsa bile barbeküyü ertelemeyi tercih etti. Çünkü sorun yenen şey değil, ortaya çıkan temsildi. Bu yaklaşım, ihtiyat ilkesine dayanıyordu.
Benzer bir kimlik koruma refleksi, Peygamber Efendimizin uygulamalarında da görülür. Sahih hadislerde, Efendimizin Yahudi ve Hristiyanlara muhalefet edilmesini tavsiye ettiği aktarılır. Bir dönem, onların saçlarını uzatmasına karşı Müslümanların kısaltmasını; onlar kısalttığında ise uzatmasını istemiştir. Bu rivayetler, saçın uzunluğuna veya kısalığına mutlak bir değer atfetmek için değildir. Asıl amaç, yeni oluşan Müslüman toplumun kimliğini korumasıdır. O günün şartlarında saç biçimi ve saçın yağlanması gibi uygulamalar, doğrudan belirli dini topluluklara ait ayırt edici pratiklerdi. Müslümanların başka inanç grupları içinde erimemesi için bu tür şekilsel farklılıklar bilinçli tercihler olarak kullanılmıştır. Burada esas olan şekil değil, kimliğin görünür ve ayırt edilebilir olmasıdır.
Örfün Değişmesi ve Hükmün Yeniden Değerlendirilmesi
Zaman geçti. Bölgenin yapısı değişti. Farklı milletlerden ve inançlardan insanlar aynı mahallede yaşamaya başladı. Barbekü artık belirli bir dine veya kültüre işaret etmiyordu. Kimisi sebze pişiriyor, kimisi balık, kimisi helal et kullanıyordu. Dışarıdan bakan biri için bu eylem, yalnızca bir yemek hazırlama biçimi hâline gelmişti. Bu noktada fıkhın önemli bir ilkesi devreye girer: örfün değişmesi. İslam hukukunda örf, yani toplumsal alışkanlıklar, hükmün uygulanışını etkileyebilir. Bir davranış belirli bir grubun simgesi olmaktan çıkıp toplumun geneline yayıldığında, ona yüklenen anlam da değişir. Benzeme endişesi ortadan kalktığında, daha önce sakınılan bir fiil yeniden mübah çerçevesine girer. Aile artık barbeküyü helal etle yapmanın dini bir sakınca taşımadığını biliyordu.
Bu yaklaşım, Peygamber Efendimizin hayatında da karşılığını bulur. Başlangıçta Hristiyanlara özgü birer alamet olarak görülen bazı kıyafet ve semboller, zamanla bu anlamlarını yitirmiştir. Tebük Seferi sırasında Efendimizin Rum ayakkabısı giymesi bu duruma örnek olarak zikredilir. Yine bir dönem Hristiyan ruhban sınıfının ayırt edici sembolü olan zünnâr kuşağı, zamanla bu özelliğini kaybetmiş ve Müslümanlar arasında sıradan bir kullanım alanı bulmuştur. Bu örnekler şunu gösterir: Bir eşyanın veya davranışın hükmü, maddi varlığından değil, taşıdığı sembolik anlamdan kaynaklanır. Sembol olma vasfı ortadan kalktığında, yasaklayıcı gerekçe de ortadan kalkar.
Günlük hayatta benzer dönüşümler başka alanlarda da görülür. Bir dönem belirli saç kesimleri, ideolojik veya kültürel duruşları temsil ediyordu. Bugün aynı kesimler sıradan tercihler hâline gelmiştir. Teknolojik araçlar da benzer bir süreçten geçmiştir. Radyo, televizyon ve dijital cihazlar ilk ortaya çıktığında yabancı kültürlerin taşıyıcısı olarak algılanırken, zamanla herkesin kullandığı nötr vasıtalar hâline gelmiştir. Giyim kuşam da bu değişimin bir parçasıdır.Bu temsili hikâye bize şunu gösterir: İslam fıkhı, donuk bir yasaklar listesi değildir. Yaşanılan çevreyi, toplumsal algıyı ve zamanla değişen anlamları dikkate alan canlı bir düşünce sistemidir. Asıl ölçü, fiilin özünün helal olması ve Müslüman kimliğinin yanlış bir temsile dönüşmemesidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: