Suriye Arap Ordusu, bugün Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bazı şehirleri ağır bir kuşatma altına almış durumdadır. Ancak burada “Suriye Arap Ordusu” ifadesi kullanılırken, Türk Silahlı Kuvvetleri gibi emir-komuta zinciri kusursuz işleyen, tek merkezden yönetilen ve kurumsal denetimi güçlü bir yapıdan söz edilmediğinin özellikle altı çizilmelidir. Beşar Esad rejimine karşı geçmişte silahlı mücadele yürütmüş çok sayıda farklı grup, zamanla bir blok halinde Suriye ordusuna eklemlenmiştir. Bu gruplar, büyüklüklerine göre bir veya birkaç tümen şeklinde ordu hiyerarşisi içinde yer alsalar da, her birinin kendi içinde farklı bir siyasi duruşu, ayrı bir ajandası ve kimi zaman radikal veya tekfirci bir ideolojik arka planı bulunmaktadır.
Bu parçalı yapı sebebiyle, söz konusu unsurların sahada disiplin dışı hareket edebildiği; özellikle kendileriyle aynı çizgide olmayan bölgelere girdiklerinde ciddi insan hakları ihlallerinin yaşanabildiği bilinmektedir. Nitekim Mart 2025’te Lazkiye ve çevresinde yaşanan olaylarda, Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin verilerine göre hükümete bağlı silahlı unsurların operasyonları sırasında yüzlerce Alevi sivil hayatını kaybetmiş; Alevi nüfusun yoğun olduğu mahallelerde ciddi insan hakları ihlalleri yaşanmıştır. Benzer şekilde, hükümete bağlı bazı unsurların Süveyda’da Dürzi nüfusa karşı gerçekleştirdiği eylemler de bu sorunun somut örnekleri olarak hafızalarda yer etmiştir. Bu örnekler, herhangi bir mezhebi veya toplumsal grubu suçlama amacıyla değil; sahadaki kontrolsüzlüğün ve hukuksuzluğun nelere yol açabildiğini göstermek amacıyla zikredilmektedir.
Bugün Suriye Arap Cumhuriyeti’nin başında görünen Ahmet Şara (Muhammed el-Colani), Suudi Arabistan’da koyu Arap milliyetçisi bir ailede dünyaya gelmiştir. Babası Hüseyin Şara, Cemal Abdülnasır çizgisinde konumlanan, solcu ve katı Arap milliyetçisi bir yazar olarak tanınmakta; bu ideolojik hatta yayınlar kaleme almaya devam etmektedir. Nasır milliyetçiliği, İslam’ı bağımsız ve bağlayıcı bir inanç–hukuk sistemi olarak değil, Arap ulusal bilincini tahkim eden stratejik bir unsur olarak ele almıştır. Bu perspektifte İslam, toplumsal hayatı ilahi referanslarla düzenleyen mutlak bir nizamdan ziyade; Arapların tarihsel mirasının, örf ve adetlerinin ayrılmaz bir kültürel bileşeni olarak yorumlanmıştır. Nitekim Nasır, El-Ezher Üniversitesi gibi köklü dini kurumları devlet denetimi altına alarak, dini alanı kendi sosyalist ve ulusalcı ideolojisinin meşruiyet zeminine dönüştürmüştür. Bu yaklaşımda İslam, vahiy merkezli bir hayat tasavvurundan çok, “Arap dehasının” tarihsel bir tezahürü ve toplumsal bütünlüğü sağlayan bir tür sosyal tutkal işlevi görmüştür.
Ahmet Şara’nın silahlı mücadele geçmişi ise El Kaide Irak hattı ile başlamış; Suriye iç savaşı sürecinde Nusra Cephesi ve devamında Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) çizgisine evrilmiştir. IŞİD’le birleşmeyi reddetmesi ve bu yapı ile yaşanan sert ayrışma, söz konusu geçmişin en kritik kırılma noktalarından biri olmuştur.
Hatırlanacağı üzere IŞİD, 2014 yılının Ağustos ayında Şengal’de büyük bir insanlık trajedisine sebep olmuş; binlerce sivil katledilmiş, binlerce kadın ve çocuk kaçırılmıştır. Kadınlar sistematik şiddete maruz bırakılmış, çocuklar zorla silahaltına alınmıştır. Bugün Şengal’de tespit edilen çok sayıda toplu mezar, bu vahşetin inkâr edilemez kanıtlarıdır O dönemde Ahmet Şara’nın IŞİD’le birlikte hareket ettiği yönünde kesinleşmiş bir durum bulunmamakla birlikte; bugün Suriye sahasında, geçmişte IŞİD ile organik bağı olmuş çok sayıda milisin farklı yapılar üzerinden Suriye Arap Ordusu bünyesinde yer aldığına dair ciddi iddialar ve tartışmalar bulunmaktadır.
Bu tablo karşısında, başta Kürtler olmak üzere Suriye’de yaşayan azınlık toplulukların, Suriye Arap Cumhuriyeti’ne temkinli ve güvensiz yaklaşması şaşırtıcı değildir. Uluslararası hukuki teminatların zayıflığı, geçmişte yaşanan ağır ihlaller ve sahadaki kontrolsüzlük, sivillerin kendilerini koruma refleksi geliştirmesine yol açmaktadır. Bu durum, taraflar arasında zaman zaman kuşatmaların ve çatışmaların yaşanmasına zemin hazırlamaktadır.
Tam da bu noktada, kaçamayacağımız ahlaki bir soru ile karşı karşıyayız: Filistin halkına sahip çıktığımız gibi, Suriye’deki Kürtlere de sahip çıkmalı mıyız? Eğer büyük çoğunluğu Müslüman olan Kürt sivillerin, “din” söylemi arkasına saklanan aşırılık yanlısı yapılar tarafından hedef alınmasına sessiz kalırsak; “İslam Ümmeti” kavramını bir söylemden ibaret hale getirmiş olmaz mıyız?
Elbette sivilleri savunmak gerekir; ancak “Suriye’deki Kürtlere destek vermek, bazı terör örgütlerine destek vermek anlamına gelmez mi?” sorusu sıkça dile getirilmektedir. Bu soruya verilecek net cevap şudur: Hayır, gelmez. Sivilleri savunmak; herhangi bir silahlı örgütün, terör yapısının ya da siyasi ajandanın desteklenmesi anlamına gelmez. Bu ayrımı net biçimde ortaya koymak gerekir; zira ilkesel olarak, sivillerin yaşam hakkını savunmak ile örgütleri meşrulaştırmak arasında açık ve bilinçli bir ayrım yapılabilir ve yapılmalıdır İşte tam da bu noktada temel ilkeler belirleyici hâle gelmektedir. Bu ilkeler doğrultusunda, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar olarak, Batı Şeria’da yaşanan hak ihlallerini ve yerleşimci saldırılarını kınarken bunu Mahmud Abbas’ın ya da onun siyasi çizgisinin savunusu için yapmıyoruz. Nitekim Mahmud Abbas ve FKÖ, Filistin davasını dini bir çerçeveden ziyade sol Arap milliyetçisi ve seküler bir perspektifle ele alan, bağımsızlığı ulusal kurtuluş temelinde hedefleyen, ideolojik saflıktan ziyade siyasi denge ve çıkar hesaplarını gözeten bir çizgiyi temsil etmektedir. Bu çizgiye yönelik eleştirilerimizi dile getirmekten de geri durmuyoruz. Ancak tüm bu eleştiriler, Batı Şeria’da yaşayan sivillerin can güvenliğini savunma sorumluluğumuzu ortadan kaldırmamaktadır.
Aynı şekilde Gazze’deki abluka, sivillerin bombalanması, insanların gıda, su ve elektrikten mahrum bırakılması karşısında ses yükseltirken de herhangi bir siyasi yapının veya silahlı grubun savunusunu yapmış olmuyoruz. Çünkü bu yaşananlar, iki yapı arasındaki bir çatışmanın çok ötesinde, doğrudan bir halka yönelmiş ağır insan hakları ihlalleridir. Nitekim Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığı, HAMAS’ın bazı yöneticileri hakkında tutuklama talebinde bulunurken, aynı zamanda İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri faaliyetlerin de savaş suçu ve insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, bu nedenle yaptırım ve hukuki sorumluluk doğurabileceğini açık biçimde ifade etmiştir. Benzer şekilde Avrupa’da HAMAS’ı terör örgütü olarak kabul eden birçok devletin kamuoyları dahi, Gazze’de sivillerin aç bırakılmasını ve bombalanmasını açık biçimde kınamaktadır. Avrupa sokaklarını dolduran insanların önemli bir kısmı seküler ya da Hristiyan toplumlardan gelmektedir; dolayısıyla bu tepkinin motivasyonu ideolojik değil, insani ve vicdanidir. Bu durum, meselenin herhangi bir yapıyı veya ideolojiyi onaylama değil, sivillerin yaşam hakkını savunma meselesi olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Bizler de aynı ilkesel zeminde durmak zorundayız. Burada savunulan şey; herhangi bir örgüt, silahlı yapı ya da siyasi ajanda değil; temel insan hakları ve sivillerin yaşam hakkıdır. Herhangi bir yapının kuyruğuna takılmadan, İslam kardeşliği ve evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde sesimizi yükseltmek hem meşru hem de gereklidir. Suriye’de katliam riskiyle karşı karşıya olan Kürt sivilleri savunmayı yalnızca seküler ya da aşırılıkçı çevrelerin insafına bırakmak ise en çok iki kesimin işine gelir: Bu çevrelerin kendilerinin ve Kürtlere saldıranların. Çünkü vicdan sahibi ve ilkelere bağlı insanlar Kürt sivilleri savunmak istediklerinde, eğer bu alan yalnızca bu yapılar tarafından doldurulmuşsa, istemeden de olsa onlarla yan yana durmak zorunda kalabilirler. Aynı durum, saldırıları gerçekleştirenler açısından da avantajlıdır; zira toplumun yalnızca belli bir kesiminin bu ihlalleri kınaması, geniş ve güçlü bir kamuoyu oluşmasını engeller. Böyle bir ortamda saldırılar daha az görünür hâle gelir, tepkiler sınırlı kalır ve katliamcılar çok daha rahat hareket edebilir.
Suriye’deki Kürtler, herhangi bir örgütten veya siyasi yapıdan çok daha büyük ve değerlidir. Hiçbir halk, herhangi bir ideolojik hesap uğruna feda edilemez. Eğer olası bir tehcir veya katliam karşısında sessiz kalırsak, yalnızca kendi ahlaki değerlerimizle çelişmiş olmayız; yıllardır “Ümmet” diyerek içine davet ettiğimiz Kürtleri bu kavramdan fiilen dışlamış oluruz. Bu da Ümmet söyleminin içini boşaltmak anlamına gelir.
Yorumlar
Kalan Karakter: