Teknoloji çağında yaşıyoruz ve bu çağın en belirleyici unsurlarından biri hiç kuşkusuz yapay zekâ. Günlük hayatımıza bu denli hızlı giren bir teknolojinin insanlarda endişe uyandırması doğal. Çoğu kişi robotların giderek insanlaşmasından, bir gün insanın yerini almasından korkuyor. Oysa asıl tehlike burada değil. Asıl tehlike, robotların insanlaşmasından önce insanların farkında olmadan robotlaşmasıdır. Çünkü mesele yapay zekânın ne kadar güçlü olduğu değil; insanın kendi zihinsel yetilerini ne ölçüde devre dışı bıraktığıdır.
Eskiler boşuna dememiştir: “İşleyen demir ışıldar.” Bu söz yalnızca paslanmayan bir makine parçasını değil, insanın bedenini ve zihnini de anlatır. Doğada değişmeyen bir kural vardır: Kullanılmayan organ körelir, kullanılmayan yetenek zayıflar. Bir kolunuzu kırıp haftalarca alçıda tuttuğunuzda, alçı çıktığında kolun hâlâ yerinde olduğunu ama gücünü büyük ölçüde kaybettiğini görürsünüz. Kaslar, çalışmadıkları süre boyunca sessizce geriler. Bugün insanlığın yaşadığı en büyük zihinsel tehlike de budur. Farkında olmadan, adım adım, beynimizi alçıya alıyoruz.
Beyin çoğu zaman yalnızca biyolojik bir organ gibi düşünülür. Oysa beyin de tıpkı bir kas gibi çalışır. Zorlanmadıkça güçlenmez, yük verilmedikçe gelişmez. Hafıza, dikkat, muhakeme, analiz ve odaklanma gibi yetiler; kullanılmadığında zayıflayan zihinsel kaslardır. Eskiden telefon numaralarını ezbere bilirdik, şimdi en yakınımızın numarasını bile telefona bakmadan çeviremiyoruz. Eskiden şehir içinde yön bulmak sıradan bir beceriydi, bugün navigasyon olmadan birkaç sokak ilerlemek bile zor geliyor. Bu durum bireysel bir dikkatsizlikten çok, toplumsal ölçekte yaşanan bir zihinsel dönüşümün göstergesidir.
Aslında bu tartışma yeni değildir. Binlerce yıl önce, yazının icadı sırasında benzer bir kaygı dile getirilmiştir. Platon’un Phaidros adlı eserinde aktarıldığına göre, yazının mucidi olarak kabul edilen Theuth, bu buluşu dönemin kralı Thamus’a büyük bir heyecanla sunar. Theuth’a göre yazı, hafızayı güçlendirecek, bilgiyi koruyacak ve insanları daha bilge kılacaktır. Ancak Kral Thamus bu iyimserliğe katılmaz. Yazının insanlara gerçek bilgelik değil, bilgelik yanılsaması vereceğini söyler. İnsanlar bilgiyi kendi zihinlerinde taşımak yerine yazıya emanet edecek, böylece hafızalarını kullanmayı bırakacaklardır. Thamus’un itirazı basit ama derindir: Bir araç, insanın bir yeteneğini üzerine alırsa, o yetenek zamanla körelir.
Bugün yazının yerini çok daha güçlü bir araç almış durumda: Yapay zekâ. Artık yalnızca bilgiyi saklamıyor; aynı zamanda düşünüyor, yazıyor, analiz ediyor, grafik üretiyor ve önerilerde bulunuyor. İnsanlar bir sorunun cevabını kendileri düşünmek yerine saniyeler içinde yapay zekâya soruyor. Metin üretmeyi, araştırmayı, hatta muhakemeyi otomatik sistemlere devrediyor. Öğrenciler ödevlerini yazdırıyor, yetişkinler kararlarını algoritmalara bırakıyor. Böyle bir ortamda asıl soru şudur: Robotlar mı akıllanıyor, yoksa biz mi köreliyoruz?
Yapay zekâ ile ilgili tartışmalarda yapılan en büyük hatalardan biri, yanlış bir rekabet alanı seçmektir. Bir insan bir otomobille hız konusunda yarışırsa elbette kaybeder. Bir insan bir köstebekle toprağı eşme konusunda yarışırsa yine kaybeder. Bu durum insanın yetersizliğini değil, yanlış alanda yarıştığını gösterir. Aynı şekilde insanın yapay zekâ ile hesaplama gücü, grafik üretimi ya da devasa bilgi depolama kapasitesi üzerinden rekabete girmesi de baştan kaybedilmiş bir yarıştır. Çünkü bu alanlar zaten makinelerin üstün olduğu alanlardır.
İnsanı insan yapan şey bu değildir. İnsanın gerçek alanı; düşünmek, anlamlandırmak, empati kurmak ve karşısındaki kişinin bilgisine, niyetine ve ruh hâline göre tavır alabilme becerisidir. Yapay zekâ bu alanlarda bizi geçmiyor; biz bu alanları kullanmamayı tercih ediyoruz. Düşünme zahmetini terk ettiğimizde, sorgulamaktan vazgeçtiğimizde, zihinsel emeği gönüllü olarak makinelere devrettiğimizde; insan, yavaş yavaş komutla çalışan bir otomata dönüşüyor.Elbette yapay zekâ hayatımızı kolaylaştırabilir. Robotlar bizden daha hızlı hesap yapabilir, çok daha fazla bilgiyi hatasız biçimde saklayabilir. Ancak insanı insan yapan şey bunlar değildir. İnsan; düşünebildiği, hayal kurabildiği, sorgulayabildiği ve en önemlisi “neden?” sorusunu sorabildiği için insandır. Bu yetileri kullanmadığımızda, teknoloji bizi ileri taşımak yerine fark ettirmeden geriye çeker.
Bu yüzden mesele yapay zekâya karşı olmak değildir. Mesele, zihinsel emeği tamamen makinelere devretmemektir. Okumak, yazmak, düşünmek, tartışmak ve zor sorular sormak; insanın zihinsel kaslarını canlı tutar. Cevabı saniyeler içinde internette bulabilecek olsak bile, önce kendimiz düşünmeliyiz. Çünkü düşünmeyi bırakan bir toplum, yerini robotlara bırakmış olmaz; o toplum, zaten robotlaşmış bir toplumdur.
Yorumlar
Kalan Karakter: