Hz. Musa’nın kavmi, Hz. Musa’nın peygamber olduğunu bilmiyor değildi. Bu bilgi kulaktan dolma bir söylenti ya da geçmişten aktarılan bir rivayet de değildi. Onlar Allah’ın kudretini ve Hz. Musa’nın peygamberliğini gözleriyle görmüş, topluca yaşamış, inkârı mümkün olmayan mucizelere bizzat tanıklık etmiş bir topluluktu.
Kızıldeniz sahnesinden çok önce, Mısır’da Firavun ’un kibriyle mücadele edilirken gerçekleşen dokuz büyük mucizenin her birine İsrailoğulları doğrudan şahit olmuştu. Asanın ejderhaya dönüşmesini, elin bembeyaz parlamasını; ardından Mısır’ı kasıp kavuran tufanı, çekirge istilasını, her yeri saran kurbağaları, suların kana dönüşmesini ve bitmek bilmeyen diğer belaları kendi gözleriyle izlemişlerdi. Bu felaketler yaşanırken kendilerinin nasıl korunduğunu, Hz. Musa’nın duasıyla bu belaların nasıl kaldırıldığını defalarca tecrübe etmişlerdi.
Kızıldeniz’in yarılması ve Firavun ‘un ordusunun boğulması bu sürecin sadece finaliydi. Denizin iki yanında dağ gibi yükselen su kütlelerinin arasından kuru bir yoldan geçmeleri sıradan bir olay değildi. Kur’an bu sahneyi açıkça anlatır:
“Bunun üzerine Musa’ya ‘Asanla denize vur’ diye vahyettik. Deniz yarıldı; her parça koca bir dağ gibi oldu.” (Şuarâ 26/63)
Bu mucize sadece Hz. Musa’ya gösterilmedi. Kadınıyla, çocuğuyla, yaşlısıyla bütün bir kavim bunu gördü. Ardından Firavun ‘un helaki de yine aynı gözlerin önünde gerçekleşti:
“Firavun ve ordusu zulüm ve düşmanlıkla onların peşine düştü. Nihayet boğulma anı geldiğinde Firavun ‘İsrailoğullarının iman ettiğinden başka ilah olmadığına ben de iman ettim’ dedi.” (Yunus 10/90)
Yani bu kavmin sorunu Allah’ın varlığına inanmamak değildi. Peygamberi tanımamak hiç değildi. Sorun, bu hakikatin hayatlarını sınırlamasıydı. Onların asıl tanrısı putlar değil, konforlarıydı. Bu tabloyu doğru anlamak için onu başka bir kavimle karşılaştırmak gerekir.
Yanlış İnanç Ama Bedel Ödeyenler – Doğru Bilgi Ama Direnenler
Bu tablo, Hz. Muhammed (s.a.s) dönemindeki Mekke müşriklerinden önemli bir noktada ayrılır. Mekke müşriklerinin inancı yanlıştı; fakat savundukları putlar uğruna bedel ödemeye hazırdılar. Bir kabile büyüğüne ya da putlarına hakaret edildiğinde yıllarca sürecek kan davalarını göze alabiliyorlardı. Çoğu, tanrıları hakkında derin bir bilgiye sahip değildi ama “Biz atalarımızı böyle bulduk” diyerek inançlarını savunuyorlardı.
Yani yanlış bir inançları vardı; fakat o inanç uğruna konforlarından vazgeçebiliyorlardı. Bu yüzden Hz. Muhammed’in (s.a.s) kavmi, doğruya iman ettikten sonra dünyaya yön veren, adalet üreten ve daha yaşanabilir bir düzen kuran bir nesil hâline geldi. Bizzat bu nesil, dünyayı daha güzel bir yer hâline getirme sorumluluğunu omuzladı.
Hz. Musa’nın kavmi ise gerçeği biliyor, mucizeyi görüyor, vahyi tanıyor ama işlerine gelmediği noktada açıkça direniyordu.
Allah’ın İsrailoğullarına Filistin’e girme emri de bu bilinçli direncin ortaya çıktığı açık bir imtihandı. Emir açıktı, peygamber belliydi, vaat biliniyordu. Buna rağmen verdikleri cevap şuydu:
“Ey Musa, orada zorba bir kavim var. Onlar orada bulunduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız.” (Mâide 5/24)
Bu söz, cehaletin değil; açık bir konfor tercihinin ifadesidir. “Allah yok” demediler. “Bu emir uydurma” demediler. Sadece şunu söylediler: Bu bedel ağır, biz bildiğimizi yaparız.
İşte bu yüzden Kur’an bu tavrı “fısk” olarak tanımlar; yani bilerek sınırı aşmak, gerçeği bile bile terk etmek. Bunun üzerine Allah’ın verdiği ceza da ibretlidir:
“Allah dedi ki: ‘Orası onlara kırk yıl haram kılındı. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar.’” (Mâide 5/26)
Üİkna Edilemeyenler ve Nesil İnşası
Allah en doğrusunu bilir; ancak Hz. Musa, kavmini savaşma konusunda ikna etmeye çalışsaydı, onlara cesaret vermek için tüm enerjisini ve zamanını harcasaydı bile, zaten her şeyi bilen bu insanları ikna edemeyecekti. Bu yüzden yüce Allah, peygamberinin boş bir mücadelede tükenmesini istememiş; enerjisini ve zamanını yeni bir neslin inşasına yöneltilmesini murad etmiştir.
Bu kırk yıl, rastgele bir süre değildir. Hz. Musa’nın yaşadığı dönemde toplumun genelinde ortalama yaşam süresi 30–40 yıl civarındaydı. Bu da kırk yılın, itaatsiz, aşırı dünyevileşmiş, her şeyi “bana ne kazandırır” hesabıyla değerlendiren neslin tamamen sahneden çekilmesi anlamına geldiğini gösterir.
Allah bu nesli ikna etmeyi değil, onların yerine yeni bir nesil yetiştirmeyi tercih etti. Hz. Musa ve ona iman edenler bu süreyi; henüz yozlaşmamış, henüz çıkar hesaplarıyla kirlenmemiş çocukları eğitmek için kullandılar. Pazarlık kabul etmeyen temel dini ve ahlaki değerler bu nesle kazandırıldı. Sonunda Allah bu yeni nesle zafer nasip etti ve çöl sürgünü sona erdi.
Bugün yaşadığımız toplumsal tablo da Hz. Musa’nın kavmiyle büyük benzerlikler taşımaktadır. İnsanlar neyin yanlış olduğunu bilmiyor değiller. Rüşvetin, torpilin, adam kayırmanın; yetkiyi şahsi çıkar için kullanmanın, liyakati bilerek devre dışı bırakmanın, hukuku esnetmenin, yanlışı görüp sessiz kalmanın toplumu nasıl çürüttüğünü çok iyi biliyorlar. Hatta bunu en güzel cümlelerle anlatabiliyorlar. Ama sıra kendi menfaatlerine geldiğinde bütün bu bilgileri bir kenara bırakıyorlar.
Tıpkı mucizeyi görüp yine de itaat etmeyenler gibi, bilerek yanlışta ısrar ediyorlar. Üstelik bu insanlar, birbirlerini koruyan güçlü bir sistem kurmuş durumdalar. Evraklar kılıfına uyduruluyor, ilişkiler ağı her boşluğu kapatıyor. Bu sistemle bire bir mücadeleye kalktığında tüm enerjini ve zamanını tüketiyorsun. Büyük ihtimalle de kaybediyorsun. Kazansan bile karşı tarafın aldığı ceza, senin harcadığın emeğin yanında devede kulak kalıyor. Yani sonuçta kazansan bile aslında kaybediyorsun.
Bu da şunu gösteriyor: Kendini dindar olarak tanımlayan birine torpil yapmanın kul hakkı olduğunu anlatamazsınız; çünkü bunu zaten bilir, hatta çoğu zaman başkasına anlatmıştır. Kendini sosyalist ve eşitlikçi olarak gören birine rüşvetin sosyal adaleti nasıl çökerttiğini izah edemezsiniz; çünkü teorisini de tarihini de ezbere bilir. Kendini vatansever olarak sunan birine yolsuzluğun devleti içten içe çürüttüğünü anlatamazsınız; çünkü bunun imparatorlukları nasıl çökerttiğini ders kitaplarından okumuştur. Sorun bilgisizlik değildir. Sorun, herkesin bildiği bu doğruların, iş kişisel menfaate geldiğinde bilinçli bir tercihle yok sayılmasıdır.
Bu yüzden yapılması gereken şey, Hz. Musa’nın yolunu hatırlamaktır. Dinozorlarla boğuşmayı bırakıp enerjiyi yeni nesle vermektir. Henüz kirlenmemiş, henüz çıkar hesaplarıyla şekillenmemiş çocuklara sağlam bir ahlak ve ilke kazandırmaktır. Belki kırk yıl sonra; kendisine tanınan ayrıcalıktan utanan, emaneti kutsal bilen, gücün değil hakkın yanında duran, yetkiyi nimet değil sorumluluk olarak gören, kafasını kessen kamu malına el uzatmayacak, rüşvetten ve adam kayırmadan nefret eden bir nesil ortaya çıkar.
Kur’an’ın bize verdiği en net derslerden biri şudur: Bazı toplumlar ikna edilmez. Onların yerine yenisi inşa edilir.
Yorumlar
Kalan Karakter: