Amerika’nın kaba güce dayalı, “güçlü olan haklıdır ve alabilen her şeyi alır” mantığı üzerine kurulduğunu ben daha on yaşındayken fark etmiştim. O yaşlarda abim evimize “Kızılderili Şefin Bildirgesi” adlı kocaman bir pano asmıştı. Bu, Şef Seattle’ın 1854 yılında Washington Bölgesi Valisi Isaac Stevens’a hitaben yaptığı o meşhur konuşmaydı. O bildirgede Şef Seattle, topraklarını satın almak isteyenlere karşı öyle bir cümle kurmuştu ki asla unutamam:
“Teklifi düşüneceğiz, çünkü biliriz ki kabul etmesek de beyaz adam gelip topraklarımızı silah zoruyla alabilir.”
Aslında Amerika, güçlü olduğu hiçbir dönemde ülkelerin topraklarını ya da zenginliklerini alma konusunda kendini uluslararası hukuka veya adalete bağlı hissetmedi. Sadece zaman zaman istediklerini koparmak için daha “yumuşak” görünen siyasetler izledi, o kadar.
Amerika bir yere göz diktiği zaman izlediği yol hep aynıdır: Önce o zenginliği bedelsiz, sanki bir “anlaşma” yapıyormuş gibi kılıflar uydurarak almak ister. Eğer bu tatlı dille olmazsa, o bölgelerde hemen iç karışıklıklar çıkarır. Halkları birbirine düşman eder ve bu düşmanlığı bir sopa gibi kullanır. Bu birbirine bilenmiş halklardan hiçbirinin ne tam yok olmasına izin verir ne de aralarındaki sorunların bitmesine. Kendini herkesin “müttefiği” ilan eder ama aslında herkesi birbirine kırdırarak kendi çıkarına bakar.
Ortadoğu’da yıllardır süren bu politika sayesinde bugün halklar birbirine düşman edilmiş, Amerika ise neredeyse sıfır maliyetle bölgenin tüm zenginliğini sömürmüştür.
Bombalarla Gelen Demokrasi: Şili’den Venezuela’ya
Eğer bu sinsi yöntemler de tutmazsa, o zaman istediği imzayı atmayan ülkelere acilen “demokrasi” götürmeye karar verir. Şehirleri bombalar, liderleri kaçırır. Tıpkı 1973 yılında Şili’de yaptıkları gibi…
O dönem Şili’nin başında halkın seçtiği Salvador Allende vardı. Amerika’nın desteklediği darbeciler başkanlık sarayını bombalarken, Allende elinde telsizle radyodan halkına son kez sesleniyordu. “Yaşasın Özgür Şili!” diye bağırıyordu o dumanlar içinden. Halkına teslim olmamayı ama kendilerini de feda etmemeyi öğütlüyordu.
Bugün Venezuela’da yaşananlar, Şili’de yarım kalan o zulmün devamıdır. Venezuela’nın iç siyasetini detaylı bilmesem de geçmişte Kuzey Amerikalıların Latin Amerikalılara yaptığı akıl almaz zulümleri biliyorum. Maduro, Amerika’nın kendisine nadir toprak elementleri için bir anlaşma dayattığını, kabul etmeyince de tehdit edildiğini söylemişti. “Venezuela’nın kaynakları halkındır” diyerek direniyordu.
Ben buna inanıyorum. Çünkü bu, Amerika’nın gizlemediği bir politikadır.
Ekonomik Çöküş, İç Bölünme ve Onurlu Direniş
Benzer bir durumu Ukrayna’da da gördük. Kaynaklarını tamamen Amerika’ya devretmesi istenen Zelenski, “O zaman Avrupa’ya verecek bir şeyim kalmaz” diye tereddüt edince, Amerika başkanı tarafından tüm dünyanın önünde azarlanıp küçük düşürüldü.
Peki Amerika neden bu kadar saldırganlaştı? Bence iki sebebi var. Birincisi, kendi başlattığı ticaret savaşlarında büyük kayıplar verdi ve bu deliği başkalarından çalarak kapatmak zorunda. İkincisi ise içeride iyice bölünmüş olan Amerikan toplumunu, refahı artırarak ve dışarıda suni düşmanlar yaratarak bir arada tutmaya çalışıyor.
Sebep ne olursa olsun, bir Latin Amerika liderinin, daha önce onlara tarif edilemez acılar yaşatanlar tarafından hedef alınması kabul edilemez. Kendi ülkesinde yolsuzlukla veya savaş suçlarıyla yargılanan isimler Amerikan Senatosu’nda alkışlanırken, bir ülkenin liderinin kerameti kendinden menkul iddialarla kaçırılması emperyalizmin hukuk tanımazlığının kanıtıdır.
Ben Venezuela lideri Maduro’nun direnişini selamlıyorum. Umarım Venezuela halkı “gorillere” teslim olmaz ve bu onurlu duruşlarıyla Kuzey Amerikalıları tekrardan geldiklerine pişman ederler.
Yorumlar
Kalan Karakter: