Türkiye’de son yıllarda nüfus artış hızının düşmesi, devlet yetkilileri tarafından sıkça bir "Milli Güvenlik Sorunu" olarak dile getirilmektedir. Rakamlar da bu endişeyi doğrular niteliktedir. 2000’li yılların başında her kadının ortalama 2,3 çocuk dünyaya getirdiği Türkiye’de, bugün bu oran nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,1’in çok altına, yani 1,51 seviyesine gerilemiştir. Bu durum, önümüzdeki 20-30 yıl içinde çalışan genç nüfusun azalması, emekli maaşlarını ödeyen sistemin zorlanması ve ülkenin yaşlı bir nüfus yapısına hapsolması demektir. Eğer nüfusun azalması gerçekten bir beka meselesi olarak görülüyorsa, çözüm politikalarının da sadece sözde kalmaması, aynı ciddiyetle hayata geçirilmesi gerekir.
Bir ülke nüfusunun artmasını istiyorsa öncelikle çalışan kadınların yaşadığı zorlukları çözmelidir. Türkiye’de kadınlar için en büyük engel gebelik ve çocuk bakımı sürecidir. Çocuğun sağlıklı gelişimi için ilkokul çağına kadar güçlü bir anne-baba gözetimi şarttır. Ancak mevcut sistemde devlet memuru kadınların ücretli izinleri sınırlı, ücretsiz izinleri ise bu ekonomik şartlarda maaşın kesilmesi nedeniyle fiilen imkânsızdır. Özel sektörde ise durum daha vahimdir; işe alımlarda kadınlara "belli bir süre hamile kalmama" şartının dayatılması hem hukuk dışıdır hem de büyük bir engeldir. Oysa çocuk yetiştirmek sadece ailenin değil, tüm toplumun görevidir. Bu nedenle doğum izinleri artırılmalı, çocuklu kadın istihdam eden kurumlara vergi indirimi gibi gerçek avantajlar sağlanmalıdır. Fransa ve İsveç gibi ülkeler, uzun süreli ücretli izinler ve devlet destekli kreş sistemleriyle bu sorunu aşmaya çalışmaktadır.
Ekonomik destekler sadece iş hayatıyla sınırlı kalmamalı, sosyal hayatın her alanına yayılmalıdır. Bugün turizm sektöründe otellerin ve tatil merkezlerinin çocuklardan yetişkinlere yakın ücretler talep etmesi, çok çocuklu ailelerin dinlenme hakkını fiilen ellerinden almaktadır. Turizmde aile dostu indirim politikaları bir tercih değil, yasal bir zorunluluk haline getirilmeli; tatil rezervasyonlarında çocuk başına uygulanacak indirimler sistemsel olarak otomatik tanımlanmalıdır. Aynı şekilde belediyeler ve enerji şirketleri de hane halkındaki çocuk sayısını dikkate almalıdır. Su faturası, emlak vergisi, elektrik ve doğalgaz gibi temel ihtiyaç kalemlerinde çocuk başına uygulanan kademeli indirimler, hiçbir başvuruya gerek kalmaksızın nüfus kayıtları üzerinden doğrudan ve otomatik olarak faturalara yansıtılmalıdır.
Konut politikaları da bu yeni gerçekliğe göre kökten değiştirilmelidir. Mevcut tabloya bakıldığında, nüfus artışından ziyade müteahhitlerin kâr marjları ve ev sahiplerinin kazanç hırsları bir "milli güvenlik sorunu" haline gelmiş gibi görünmektedir. Emlak piyasasında dönen korkunç spekülasyonlar, toplumun çok az bir kesiminin haksız kazançla sebepsiz zenginleşmesine yol açarken; orta gelirli ailelerin dahi başını sokacak bir mülk sahibi olmasını imkânsız kılmaktadır. Mevcut yapı stoku ise genellikle dar, fahiş fiyatlı ve ses yalıtımı yetersiz binalardan oluşmaktadır; bu evler çocuklar için adeta birer "hapishane" niteliğindedir. Çocukların en doğal ihtiyacı olan hareketlilik "gürültü" olarak yaftalanmakta, çok çocuklu ailelere kiralık ev verilmemesi gibi gizli bir ayrımcılık yürütülmektedir. Yeni yönetmeliklerle evlerin geniş, çocuklu yaşama uygun ve ileri derecede ses yalıtımlı yapılması sağlanırken, mahalle aralarında da güvenli ve denetlenen oyun alanları yaygınlaştırılmalıdır.
Dünyadaki örnekler bu durumun sadece birer rakam değil, bir sistem tercihi olduğunu kanıtlamaktadır. Güney Kore, konut fiyatlarının ulaşılamaz hale gelmesine ve iş yerindeki ağır sömürü düzenine göz yumduğu için bugün trilyonlarca liralık desteğe rağmen dünyanın en düşük doğum oranıyla bir "yok oluş" krizine sürüklenmiştir. Öte yandan Macaristan, çocuk sayısına göre konut kredisi borçlarını tamamen silen ve çok çocuklu anneleri ömür boyu vergiden muaf tutan adımlarla bu beka meselesini ciddiyetle ele almaktadır. Aileler; kendi çocuklarının umutsuzca yurt dışı hayalleri kurduğunu, mezun gençlerin işsizlik kıskacında boğulduğunu ve çalışan gençlerin sömürüldüğünü gördüğü müddetçe çocuk sahibi olma fikrine mesafeli kalacaktır. Gençlerin bitmek bilmeyen sınavlar ve güvencesiz iş ortamları yüzünden en sağlıklı çocuk yapma dönemlerini heba ettiği, ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle ya hiç evlenmemeyi seçtiği ya da ancak 35 yaşından sonra evlenebildiği bir düzende, teşvikler kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur. İyi çalışma koşullarının sadece toplumun çok az bir kesiminin çocuklarına imtiyaz olarak sunulduğu bir iklimde, geniş kitlelerin çocuk yapmaya ikna edilmesi imkânsızdır. Eğitim ve istihdam garantisi, bir ailenin çocuk sahibi olma kararındaki en hayati etkendir.
Çocuk yetiştirmek, artık ailelerin altında ezildiği bir yük olmaktan çıkarılmalıdır. Bir ülkede adaleti sağlayan hâkime, sağlığımızı koruyan doktora ya da sınırlarımızı bekleyen askere yaptıkları hayati işler için nasıl ücret ödeniyorsa; toplumun geleceğini inşa eden anne ve babalara da aynı şekilde yaklaşılmalıdır. Eğer nüfus gerçekten milli güvenlik meselesiyse, sağlıklı bireyler yetiştirmek de en temel kamusal hizmettir. Bu hizmeti veren ailelere sadece teşekkür etmek yetmez; devlet, bu ağır sorumluluğun ekonomik ve sosyal karşılığını sistemli ve hakkaniyetli bir şekilde ödemek zorundadır.
Yorumlar
Kalan Karakter: