Dünya siyasetinde güçlü olanın istediğini alması kuralı her coğrafyada aynı şekilde işlemez. Amerika Birleşik Devletleri gibi süper güçlerin bir ülkeden stratejik bir talebi olduğunda ve bu talep reddedildiğinde, o ülkenin başına nelerin geleceğini belirleyen şey ordusunun büyüklüğü değil farklı toplumsal kesimlerin birbirleriyle ne kadar barışık olduğudur. Orta Doğu ve Afrika’da bu süreç genellikle kanlı bir iç karışıklığa evrilirken, Danimarka gibi ülkelerde benzer taleplerin sadece diplomatik birer nezaketsizlik olarak kalmasının sebebi, devletin kendi halkıyla kurduğu o sarsılmaz bağdır.
Orta Doğu ve Afrika’daki pek çok yönetim, yıllarca kendi halkının bir kısmını sistemin dışına itip onları düşmanlaştırarak aslında kendi çöküşlerinin zeminini bizzat hazırlıyor. Bir devlet; eğer vatandaşının bir kesimine şehir merkezine girmeyi yasaklıyorsa, bir aşireti ekonomik olarak aç bırakıyorsa veya bir inanç grubunu baskıyla sindiriyorsa; bir halkın dili, kültürü, folkloru, kıyafeti ve tarihsel hafızası yasaklanmışsa, o ülkede dış müdahale için kapılar ardına kadar açılmış demektir. Bu coğrafyalarda dışlanmış kitlelerin kalbinde öyle büyük bir intikam ateşi birikir ki, bu insanlar günü geldiğinde kendilerini ezen yönetimi devirmek için şeytanla bile işbirliği yapmaya razı hale gelirler. ABD ve müttefikleri, bir ülkeden istediğini alamadığında tam da bu saatli bombaları kullanır.
Libya örneğinde Kaddafi; Afrika’yı birleştirip petrolü dolar yerine altına dayalı Altın Dinar ile satma projesini ilan ederek küresel Petro-Dolar sisteminin temeline bir bomba yerleştirdi. Bu hamleyle Batı’nın finansal hegemonyasına meydan okuyunca, Kaddafi'nin yıllarca ihmal ettiği ve hor gördüğü Bingazi merkezli aşiretler, bir anda Batı medyası tarafından özgürlük savaşçıları ilan edildi. Bu dışlanmış gruplara sağlanan silah ve lojistik destek, NATO’nun hava bombardımanıyla birleşince Kaddafi linç edilerek devrildi. Batı, Altın Dinar tehlikesinden kurtularak istediğini aldı; ancak isyan eden aşiretler hayal ettikleri huzura asla kavuşamadı. Bugün Libya, devletin olmadığı, sokaklarında çetelerin savaştığı ve halkın perişan olduğu bir yıkıntıdan ibarettir.
Benzer bir durum Irak’ta da yaşandı. Saddam Hüseyin, 2000 yılında petrol ticaretinde ABD dolarını düşman parası ilan edip Euro’ya geçme kararı alınca küresel petro-dolar sistemine doğrudan meydan okumuş oldu. Bu hamle üzerine ABD, yıllardır Saddam’ın ağır baskısı ve zulmü altında yaşayan Şii kesimleri birer demokrasi neferi olarak sahaya sürdü. İntikam duygusuyla yanıp tutuşan bu dışlanmış kitleler, Amerikan işgaline toplumsal bir zemin hazırladı. Saddam devrildi, petrol ticareti tekrar dolara çevrilerek kontrol altına alındı; ama sonuçta ne oldu? Ne eski Baas rejimi kaldı ne de isyan edenler huzur buldu. Irak, mezhep savaşlarının pençesinde, altyapısı çökmüş ve egemenliğini kaybetmiş bir devlete dönüştü.
Suriye’de ise Esad, 2009 yılında Katar’ın sunduğu ve Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığını bitirecek olan Katar-Türkiye Doğalgaz Boru Hattı projesini, müttefiki Rusya’nın çıkarlarını korumak adına reddetti. Hemen ardından İran ve Irak ile rakip bir hat için anlaşınca, rejimin baskısı altında bunalmış Sünni kesimler dış destekle silahlandırıldı. Sonuçta ülke paramparça oldu, milyonlarca insan mülteci durumuna düştü. Batı; Suriye’yi büyük bir istikrarsızlığa sürükleyerek rakip gördüğü Rusya ve İran’ın bölgedeki gücünü kırmayı ve onları bir bataklığa çekmeyi başardı; ancak bu stratejik oyunun bedelini Suriye halkı, ülkesinin enkaz haline gelmesiyle ödedi.
Peki, aynı Amerika Grönland’ı istediğinde ve Danimarka bu teklifi saçma bularak reddettiğinde neden Danimarka sokakları karışmadı? Cevap çok basit: Danimarka’da intikam almak için her şeyi göze alabilecek dışlanmış bir kitle yok. Danimarka devleti, Grönland’daki yerli halka özerklik vermiş, refahı toplumun her kesimine eşit dağıtmış ve adaleti bir lüks değil her vatandaşın hakkı haline getirmiştir. Orada halk devletini bir sopa olarak değil, kendisini koruyan bir şemsiye olarak görür. Bir ülkede yolsuzluk yoksa her vatandaş kanun önünde eşitse ve karnı toksa, dış güçlerin o ülkede isyan çıkarabilmesi için kullanabileceği bir fay hattı da kalmaz.
Batı, Orta Doğu ve Afrika’da istediğini alırken sadece o ülkelerdeki çürük temelleri kullanır. Dışlanan gruplar, yabancı bir gücün yardımıyla intikam almanın bedelini ülkelerinin tamamen yok olmasıyla öderler. Bu trajik denklemde kazanan her zaman silahı ve parayı veren dış güç olur; kaybeden ise hem devleti yıkılan eski yönetim hem de özgürlük beklerken kaosun ortasında kalan isyancı halktır.
Bir ülkeyi dış müdahaleye karşı koruyan en güçlü kalkan ordu değil, devletin kendi halkına gösterdiği adalettir. Adalet bir kez kaybolduğunda, dışarıdan gelen bir elin o ülkeyi paramparça etmesi sadece bir zaman meselesidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: