Bundan tam 2400 yıl önce, Platon adında bir adam çıktı ve bir devletin nasıl yönetilmesi gerektiğini anlattı. Ancak ortaya öyle bir fikir attı ki, buna “Soylu Yalan” dendi. Platon’a göre halkın düzeni için onlara bir masal anlatılmalıydı: Hepimiz kardeşiz, hepimiz bu toprağın evladıyız; ancak toprak ana bizi yoğururken ruhlarımıza farklı madenler karıştırdı. Bazıları altın ruhlu doğar; onlar bilgedir, ülkeyi sadece onlar yönetmelidir. Bazıları gümüş ruhludur; onların görevi düzeni korumaktır. Geri kalan halkın; yani işçinin, çiftçinin, esnafın ruhu ise demir ve tunçtandır. Yani Platon en baştan şunu söylüyor: "Sen amelesin, amele kal; senin kaderin bu, sakın yönetmeye talip olma." Hatta bu yalana büyükler inanmazsa, çocukları bu masalla büyütelim ki; büyüdüklerinde boyun eğmeyi "kader" sansınlar, isyan etmesinler demişler.
İşte o gün fısıldanan bu soylu yalan, bugün şekil değiştirmiş bir halde tam ortamızda yaşamaya devam ediyor. Bizler "teknoloji devrindeyiz" diyerek bu eski masallara gülüyoruz ama o ayrım hâlâ yerinde duruyor; sadece süslü ve bilimsel kelimelerin arkasına saklanmış. Bugünün en büyük soylu yalanı, “fırsat eşitliği” vaadidir. Sistem bize her gün "Çok çalışırsan sen de yükselirsin, ruhundaki demiri altına çevirebilirsin" diye fısıldıyor. Oysa hayatın gerçeklerine baktığımızda görüyoruz ki; o altın ruh artık emekten değil, doğrudan cüzdandan geliyor.Bu adaletsizliğin en net halini eğitim sisteminde görüyoruz. Bir gencin devlet üniversitesinde diş hekimliği kazanması için milyonlarca adayın girdiği üniversite sınavında ilk yüzde 2’lik dilime girmesi gerekiyor. Bu; ciddi bir disiplin, uykusuz geceler ve büyük bir çalışma demektir. Ama aynı bölümün bazı ücretli vakıf üniversitelerindeki programlarına baktığınızda tablo bir anda değişiyor; buralara yerleşmek için yüzde 25’lik dilimde olmak yetiyor. Şimdi durup düşünelim: Birinin girmek için canını dişine taktığı o kapıdan, diğeri sadece parası olduğu için çok daha düşük bir puanla geçiyorsa, bu yarış gerçekten aynı yarış mıdır? Yoksa altın ruhlu sayılmak için zekâ değil de, sadece banka hesabı mı gerekmektedir?
Üstelik bu uçurum, mezuniyetten sonra büyük bir duvara dönüşüyor. Bugün bir genç, diş hekimi olarak mezun olduğunda kendi kliniğini açmak istese, karşısına yaklaşık 4 milyon liralık bir masraf çıkıyor. Dental ünitinden röntgen cihazına, sterilizasyon malzemelerinden dükkânın tadilatına kadar her kalem bir servet değerinde. Bugün ortalama bir memur maaşının 60 bin lira olduğunu düşünürsek; bir klinik açmak tam 70 memur maaşına denk geliyor. Yani bir gencin kendi işinin patronu olabilmesi için yemeden içmeden tam 6 yıl boyunca tüm maaşını biriktirmesi lazım. Sonuçta ne oluyor? Parası olan çocuk, yüzde 25’lik başarıyla mezun olup babasının sermayesiyle kliniğini açıp "patron" koltuğuna otururken; yüzde 2 ile devlet okulunu bitiren o zeki ve emekçi genç, asgari ücret civarında bir maaşla o zengin çocuğun yanında işçi olarak çalışmaya mahkûm ediliyor. Zekiler pasifize edilip kenara itilirken; sermaye sahibi orta ve alt düzey zekâlar, sistemin yöneticisi yapılıyor.
Eğitimdeki bu ekonomik engeller sadece diş hekimliğiyle de sınırlı değil; psikoloji alanında da tam bir sömürü düzeni kurulmuş durumda. Bir gencin "klinik psikolog" olup mesleğini yapabilmesi için üniversiteden sonra bir de yüksek lisans yapması şart koşuluyor. Bu programların çoğu vakıf üniversitelerinde ve ücretleri 600 bin liradan başlıyor. Yine memur maaşıyla hesaplarsak; tam 10 maaşlık bir bedel! Eğer bu parayı ödeyemiyorsan, ne kadar yetenekli olursan ol, unvanın elinden alınıyor ve sistemin dışına itiliyorsun. Mesleklerin kapısına böylesine yüksek para duvarları örülmüşken, başarının sadece "çalışmakla" belirlendiğine kim inanabilir?
Sistem bizi sadece ekonomik olarak değil, ruhsal olarak da birer "para kapısına" çevirmiş durumda. Eskiden "her işi erbabı yapmalı" denilen o güzel ilke, bugün insanın en temel hayat özelliklerini bile yok eden bir "Uzmanlar Diktatörlüğüne" dönüştü. Binlerce yıllık anne-baba tecrübesi, aile bağları ve dost meclislerinin bilgeliği "çağ dışı" ilan edildi. Hastalık olmayan normal insani hallerimiz bile birer hastalık gibi satılıyor. "Eğer uzmana gitmezsen asla iyileşemezsin" diyerek korku salınıyor; devlet hastanesine gittiğinde beş dakikalık bir görüşmeyle ağır psikotik ilaçlar yazılıp gönderiliyorsun. Bu ilaçlar seni iyileştirmiyor; aksine normal olan durumunu kalıcı bir hastalık haline getirerek seni sisteme bağımlı kılıyor. Özel bir psikoloğa gitsen, bitmek bilmeyen seanslarla tüm emeğin sömürülüyor. Kendi sağduyuna ve bir dostuna güvenmene izin verilmiyor; çünkü bedava olan hiçbir şey bu çarkın dönmesini sağlamıyor.
Burada anlattığımız adaletsizlikler, binlerce dertten sadece birkaçı. Bu çarpık düzen her alanda var. Özellikle güç sahibi kimselerin çocuklarının kamuya (KPSS gibi engellere takılmadan) kolayca yerleşip yükselmesinden bahsetmedik bile. Platon "ilk nesil inanmasa bile çocuklarını bu hikâyeyle büyütebiliriz" demişti. Bugünün çocukları artık masallarla değil; telefonlardaki sosyal medya akışlarıyla ve dijital platformların sunduğu hayat modelleriyle baskı altına alınıyor. Eskiden insanlar kaba kuvvetle hizaya getirilirken; bugün ekonomik dışlanma, "yetersizsin" damgası ve "uzman" onayına muhtaç bırakılarak susturuluyor. Üstelik bu yönetim artık sadece mahallemizde değil, küreseldir. Büyük dünya kurumları "uzmanlık" kılıfı altında bizim ve çocuklarımızın hayatını şekillendiren kararlar alarak, halkın kendi kaderi üzerindeki söz hakkını elinden alıyor.
Şunu iyi bilelim: Bu soylu yalan ölmedi; sadece daha şık takımlarla ve bilimsel terimlerle yeniden önümüze kondu. Bugün asıl soylu davranış, bu anlatılanları körü körüne kabullenmek değil, onları sorgulayabilme cesaretini göstermektir. İnsanın kendi aklına ve sağduyusuna güvenmesi, dayanışmayı profesyonel ofislerin dışına taşıması ve kardeşliği paranın değil, vicdanın emrine vermesi; işte bu binlerce yıllık hikâyenin kırılma noktası burası olacaktır. Unutulmamalıdır ki; ruhumuzun hangi madenden yapıldığını uzmanlar, banka hesapları veya bu çarpık sistem belirleyemeyecek; zor zamanlarda sergilediğimiz o dik duruşumuz belirleyecektir.
Sözümüzü Namık Kemal’in meşhur beytiyle bitirelim:
Hâkîr olduysa millet, şânına noksan sanma;
Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.
Yani bir millet aşağılanmış, hor görülmüş olsa bile bunun onun şanından bir şey eksilttiğini sanma; çünkü bir mücevher yere düşmekle değerinden hiçbir şey kaybetmez.
Yorumlar
Kalan Karakter: