Platon’un, Sokrates’in ağzından anlattığı Mağara Alegorisi, aslında yalnızca eski bir felsefe hikâyesi değildir. O, bugün içinde yaşadığımız dünyayı; sosyal medyayı, iş hayatını, statü tutkusunu ve insanın hakikatle olan kırılgan ilişkisini gösteren güçlü bir aynadır. Bu hikâyeyi bugünün diliyle okuduğumuzda, mağaranın sandığımız kadar uzak olmadığını fark ederiz.
Hikâye, bir mağarada elleri ve ayakları zincirlenmiş insanlarla başlar. Bu insanlar öyle sıkı bağlanmıştır ki başlarını bile çeviremezler; tek gördükleri şey, karşılarındaki duvara yansıyan gölgelerdir. Arkalarındaki bir ateşin ışığıyla duvara düşen bu gölgeleri "gerçek hayat" sanırlar. Zamanla, "Hangi gölge önce geçecek?" diye tahmin yarışları yaparlar ve en iyi tahmin edene büyük unvanlar, makamlar verirler.
Aslında bu durum, bugün bizim içine düştüğümüz boş makam, para ve şöhret yarışının tam aynısıdır. Tıpkı sosyal medyadaki beğeni ve takipçi sayısı için birbirini ezenler gibi... İnsanlar gerçek huzurdan ziyade, hayatın ekrana yansıyan gölgesiyle ilgileniyorlar. Daha lüks bir araba, daha yüksek bir unvan veya sadece marka olduğu için alınan eşyalar, mağaradaki o anlamsız gölge yarışından farksızdır. Sokrates bizi uyarır: Bu sahte yarışta ne kadar çok kupa alırsanız, o yapay karanlığa o kadar sıkı bağlanırsınız ve gerçek mutluluktan o kadar uzaklaşırsınız.
Hikâyenin ikinci aşamasında, zincirlerinden kurtulan birinin mağaranın dışına çıkarılması anlatılır. Güneş ışığı, yani gerçek bilgi, ilk başta bu kişinin gözünü şiddetle yakar. Büyük bir acı çeker, kafası karışır ve bugüne kadar doğru bildiği her şeyin birer yalan olduğunu görmek onu sarsar. İşte tam bu noktada doğru bir rehber devreye girer; o rehber, mağara dışındaki gerçek varlıklar ile duvardaki yansımalar arasında bağ kurulmasını sağlar. Eğer bu geçiş sürecinde ona sabırla yol gösterecek bir rehber bulunmazsa, yaşadığı korkuyla "Dışarısı çok can yakıyor, mağaranın karanlığı daha güvenliydi" diyerek eski alışkanlıklarına geri kaçar.
Günümüzde bu mağara hikâyesinin en trajik kahramanları, ruhundaki ateşi söndürmüş olan Küskün İdealistlerdir. Göreve ilk başladığında hedefi sadece müfredatı anlatmak değil, her bir çocuğun zihninde bir ışık yakmak olan genç bir öğretmeni; cüppesini ilk giydiğinde tek derdi zayıfın hakkını korumak olan bir hukukçuyu veya tek gayesi insanlığa şifa verip gerçeği aramak olan bir hekimi, bir bilim insanını düşünün. Bu kişiler, büyük hayallerle yola çıkarlar ama liyakatsizliğe, "sistem böyle işler" diyen duvarlara ve kutsal amaçlarını küçümseyen gölge yarışçılarına çarptıkça içlerindeki o parlak ışık yerini derin bir yorgunluğa bırakır. İşte tam bu kırılma anlarında, mağaranın dışındaki aydınlığı daha önce görmüş olanlar onlara el uzatmaz, yaşadıkları bu ışık körlüğünde onlara sabırla rehberlik etmezse; bu kişiler derin bir yalnızlığa itilir.
Yaşadıkları o ağır hayal kırıklığıyla, "Bu dünya dürüstlükle dönmüyor, halk zaten anlamaz" diyerek mağaranın o sahte ama güvenli karanlığına geri kaçarlar. Bu geri dönüş, sıradan bir vazgeçişten çok daha tehlikelidir. Işığı bir kez görüp de onu taşıyacak gücü kendinde bulamayan bu kişi, mağaraya döndüğünde artık umudun en büyük düşmanına dönüşür. Kendisi gibi heyecanla yola çıkan gençlere, "Biz de sizin gibiydik, bu işler boş, kendinizi yakmayın" diyerek en ağır darbeyi bizzat o vurur. Işığı görüp de pes eden bir zihin, artık hiç ışık görmemiş birinden çok daha koyu bir karanlığın taşıyıcısıdır.
Hikâyenin en zor kısmı ise, dışarıda gerçeği gören kişinin arkadaşlarını kurtarmak için mağaraya geri dönmesidir. Bu kişi mağaraya girdiğinde, gözü karanlığa alışana kadar hiçbir şeyi göremez. Mağaradakiler ona güler; "Dışarı çıktın da ne oldu, bak artık gölgeleri bile seçemiyorsun, beceriksizleştin" derler. Gerçeği gören kişi artık başka bir dilden konuşuyordur ama mağaradakiler hala gölge dünyasının diliyle düşünüyordur. Bu yüzden bilge kişi toplum içinde uyumsuz veya değersiz biri gibi algılanır.
Özellikle sahte unvanlarını ve koltuklarını korumak isteyen kudretli kişiler, bu doğruyu söyleyen kişiyi susturmak için her şeyi yaparlar. Tarih boyunca hakikati getiren peygamberlerin taşlanması, adalet savunanların susturulması ve bugün doğruları söyleyenlerin linç edilmesi hep aynı sebeptendir: Karanlıktan beslenenler, ışık getireni düşman ilan ederler.
Bazen bu ışık taşıyıcıları, gördükleri eziyetten, anlaşılamamaktan ve değersizleştirilmekten yorulup o huzurlu aydınlığa tek başlarına geri kaçmak isteyebilirler. Ancak hakikati gören kişinin, karanlıktakilere karşı büyük bir vicdani sorumluluğu vardır. Kur'an-ı Kerim'deki Hz. Yunus kıssası bu sorumluluğu bize sarsıcı bir şekilde anlatır. Hz. Yunus, tebliğ ettiği halkın duyarsızlığına ve inadına karşı büyük bir yorgunluk hissetmiş, "artık bu insanlardan bir şey olmaz" diyerek sabırsızlıkla görev yerini terk etmiştir. Ancak bu kaçış onu kurtuluşa değil, bir balığın karnındaki o zifiri karanlığa, adeta bir "mağara hapsine" sürüklemiştir. Orada geçirdiği zorlu imtihan ve ettiği büyük tövbe, bize şu dersi verir: Aydınlığı gören kişi, ne kadar acı verici ve umutsuz görünse de görev yerini terk etmemeli; insanların vereceği sıkıntılara hakikat adına göğüs germelidir. Çünkü kaçış, çözüm değil, kişinin kendi iç karanlığına mahkûm olmasıdır.
Bu sabır, beraberinde doğru bir yöntemi de getirmelidir. Toplumdaki kavgaları ve dirençleri doğru anlamak bu yüzden hayatidir. Eğer birisi karanlıktan çıkmaya çalışıyorsa ona köstek olmak yerine elinden tutmalı; bize yolu göstermek için geri dönmüş bir bilge varsa, ona "beceriksiz" demeden önce söylediklerine kulak vermeliyiz. Ama en önemlisi; bir toplumu dönüştürmek isteyen kişi, önce o toplumun yapısını, köklü korkularını ve çıkarlarını bir cerrah titizliğiyle analiz etmelidir. Platon'un tabiriyle, ışığı getirenin önce "gözünün karanlığa alışmasını" beklemesi gerekir. Toplumun dilini, psikolojisini ve yaralarını bilmeden yapılan bir müdahale, kurtarıcıyı o toplumun düşmanı haline getirir. Unutmayalım ki hakikat; sadece neyi bildiğin değil, o bilgiyi yayabilecek sabrı ve doğru yöntemi ne zaman kullandığındır.
Yorumlar 2
Kalan Karakter: