Bugünlerde ülkemiz Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan okul saldırıları ile derinden sarsılırken, bu tür katliamların ardından gözler her zaman olduğu gibi yine sosyal medyaya ve sanal oyunlara çevrilmektedir. Ancak dürüstçe bir muhasebe yaptığımızda asıl sormamız gereken soru, bir çocuğun neden yanı başındaki ailesini, öğretmenini hatta devlet otoritesini dinlemezken hiç tanımadığı insanların manipülasyonlarına bu kadar kolay aldanabildiğidir. Bizler genellikle kendi kusurlarımızı gizlemek için sosyal medyayı asıl suçlu ilan etmeyi tercih etsek de aslında dijital dünya bu olaylarda tetiği çeken el değil; sadece mevcut toplumsal çürümeyi hızlandıran ve görünür kılan bir katalizör görevi görmektedir.
Bizler gençlerimizin gözlerindeki nuru, sergilediğimiz ikiyüzlülükle ve sözümüzle özümüzün bir olmayışıyla bizzat kendi ellerimizle söndürdük. Vatansever gençlerimizin önünde nutuklar çekip kamu malına el uzattığımızda vatanseverliğin sadece bir kılıf olduğuna, dindar gençlerimizin önünde ahlaktan bahsedip hak çiğnediğimizde ise değerlerin sahteliğine onları biz ikna ettik. Sosyalist ve eşitlikçi gençlerimize adaletten bahsedip yanımızda çalışan işçinin hakkını vermediğimizde, onlara kutsal sayılan her idealin sadece bir vitrin süsü olduğunu gösterdik. Sokrates’in dediği gibi; insan iyiye yöneldiğinde içindeki kötülüğü kontrol altına alır, ama kötüye saptığında vicdanını susturup nefsinin esiri olur. Bizler de sadece kendi rahatımız ve lüksümüz için yaşamaya odaklanarak aslında ruhlarımızı bir kafese kapattık. Kendi konforumuzun peşinde koşarken, o dar dünyamızda büyüyen çocukların samimiyete, karşılıksız iyiliğe ve gerçek bir dostluğa ne kadar aç olduğunu fark edemedik.
Kendi hayatlarımızla yarattığımız bu güven erozyonu, gençlerin ruhunda büyük bir boşluk açarak onları tutunacakları gerçek bir "dava insanından" mahrum bıraktı. Yirmi yıllık meslek hayatımdaki en büyük tecrübem şudur: Kendini bir mesajın sahibi gören gencin gözlerindeki parıltı bambaşkadır. Bir ideale tutunan çocukların hayatla bağı; sadece lüks ve konfor peşinde koşanlara kıyasla çok daha sağlamdır. Ancak gençler hayatları boyunca hiçbir karşılık beklemeden zamanını ve emeğini başkaları için harcayan sahici figürler yerine, büyük ideallerden bahsedip gerçekte sadece makam ve kişisel çıkar peşinde koşan insanları gördükçe, hayata tutunacakları o anlamlı mesajı da bizim ellerimizle yitirdiler.
Üstelik bu samimiyet kriziyle boğuşan gençler, dürüstlüğün ve çalışkanlığın geçer akçe olmadığını fark ettikçe yarınlara dair tüm umutlarını da kaybettiler. Gece gündüz çabalayan zeki ve yetenekli bir gencin, mevkilerin sadece "güçlü tanıdıkları" olanlara birer imtiyaz olarak dağıtıldığını görmesi, onu sömürü düzeninin çarkları arasında yalnız ve çaresiz bıraktı. Bu derin boşluğun üzerine bir de televizyon dizilerinde hırsızların ve katillerin güçlü kahramanlar gibi sunulması eklenince, gençlerin değer algısı tamamen altüst oldu. Bu yüzden, yaşadığımız bu trajedileri tek bir nedene indirgemek yerine, suçu sadece dış etkenlerde aramayı bırakmalı ve önce kendi hayatlarımızdaki o büyük samimiyet kriziyle cesurca yüzleşmeliyiz.
Yorumlar
Kalan Karakter: