Jeffrey Epstein davası, ilk kez 2005 yılında Florida’nın yerel basınında haber yapıldığında, kamuoyu bunun sadece zengin bir şahsın karıştığı yerel bir adli vakadan ibaret olduğunu düşünmüştü. Süreç, mağdur çocukların ve ailelerin resmi şikâyetleri ve beyanlarıyla başladı. İddialar oldukça ciddi boyutlardaydı: Reşit olmayan kız çocuklarının masaj bahanesiyle malikânelere çağrıldığı, ekonomik çaresizliklerinin kullanıldığı ve bu çocukların başka yaşıtlarını da sisteme dâhil etmeleri için yönlendirildikleri belirtiliyordu.
Ancak bu noktada bir tuhaflık baş gösterdi. Ortada federal suçlar ve çok sayıda mağdur olmasına rağmen, dava dosyası adeta görünmez bir el tarafından sürekli yerel seviyede tutulmaya çalışıldı. Federal savcılığın, mağdurlardan habersiz şekilde Epstein’ın avukatlarıyla gizli pazarlıklar yaparak dosyayı kapatma çabası, bugün bile hukuk tarihinin en karanlık sayfalarından biridir.
Peki, neden bu kadar yavaş hareket edildi? Neden sistem, bu kadar net suçlar karşısında bu denli hantal ve korumacı davrandı?
Eğer bir skandal, sistemin temellerini sarsacak kadar büyükse, sistem o skandalı yok etmek yerine zamana yayarak etkisizleştirmeyi seçer. Epstein ve çevresi belki gözden çıkarılmıştı ama onların dâhil olduğu ağın ifşası, seçkinler düzenini yerle bir edebilirdi. Bu yüzden davanın ağır ilerlemesi bir ihmal değil, bir stratejiydi.
Toplumun en ağır ahlaksızlıklarla karşılaştığında vereceği o ilk şiddetli tepkiyi kırmak için, bu durumların benzerleri popüler kültür kanallarıyla topluma aktarılmaya başlandı. Dikkat edin; son yıllarda dizilerde, sosyal medya akımlarında ve hatta gündüz kuşağı programlarında ihlal edilmedik hiçbir ahlaki sınır, sarsılmadık hiçbir değer bırakılmadı. Zihin dünyamızda önce şok etkisi yaratan o görüntüler ve haberler, tekrarlandıkça sıradanlaştı. İnsan zihni, sürekli maruz kaldığı olumsuzlukları bir süre sonra hayatın gerçeği sanarak normalleştirmeye başlar.
İşte tam bu alışma evresinde, Epstein dosyasının bazı kısımları kamuoyuyla paylaşıldı. Sonuç? Beklenen o büyük toplumsal infial gerçekleşmedi. Çünkü toplumun sinir uçları çoktan uyuşturulmuştu.
Bugün önümüzdeki belgeler, aslında buzdağının sadece görünen kısmıdır. Şu an kamuoyuyla paylaşılan dosyalar, buzdağının %10’u bile değildir. Mevcut bilgiler genellikle Ghislaine Maxwell üzerinden yürütülüp konu kapatılmak isteniyor. Ancak asıl soru hala geçerliliğini koruyor: Eğer her şey bu kadar normalleştiyse, neden dosyaların tamamı hala halka açılmıyor?
Cevap, gücün ve iktidarın yarattığı o korkunç yozlaşmada gizli. Mesele sadece cinsel sapkınlıklar değil; mesele, kendini insanüstü gören bir azınlığın, geri kalan herkesi düşük seviyeli canlılar olarak görmesidir. Epstein mağdurlarının neredeyse tamamının yoksul, çaresiz ve mülteci ailelerin çocukları olması tesadüf değildir. Bu zihniyete göre yoksullar, ötekiler ve savunmasızlar; sadece zenginlerin fantezileri veya deneyleri için birer kaynaktır.
Bu yozlaşmış yapı, kendi içinde son derece medeni ve kibar maskeler takarken, sistemin dışındakilere karşı empati duygusunu tamamen yitirir. Medyada gördüğümüz bazı aşırı zengin figürlerin ve yüksek bürokratik güç odaklarının, korkunç suçlar işlemelerine rağmen kendi imtiyazlı çevrelerinde hâlâ saygın kabul edilmelerinin nedeni de budur: Onlar için kendi sınıflarının dışındaki insanların acısı, bir karıncanın ezilmesiyle eşdeğerdir.
Epstein dosyasında adı geçen bazı isimlerin; medeniyetleri yok etmekten, insanları hayvan olarak görmekten veya belli coğrafyaları sadece 'bombalanması gereken yerler' olarak nitelemekten çekinmemesi, bu bozuk düşünce yapısının dışa vurumudur. Nitekim bazı fanatik Siyonistlerin, Tevrat’ın kesin on emrinden biri olan 'Öldürmeyeceksin' emrini, 'Yahudileri öldürmeyeceksin' şeklinde daraltarak yorumlayıp diğer tüm insanları bu evrensel korumanın dışında bırakması, tam olarak bu çarpık ve kendisini 'seçilmiş' gören zihniyetin ürünüdür.
Şimdi önümüzde daha karanlık bir risk var. Ahlakımızı, kültürümüzü ve vicdanımızı bu kötülüklere alıştırdılar. Sırada, bazı insanların diğerlerinden daha üstün olduğu fikrini meşrulaştırmak var. İşkencenin, sömürünün ve daha ileri seviye sapkınlıkların medya aracılığıyla "zaten hep vardı" denilerek normalleştirilmesine izin vermemeliyiz.
Epstein bir şahıs değil, tarih boyunca Firavunlardan despot krallara kadar uzanan bir tiranlık düşüncesinin modern adıdır. Bu sistem, kitle iletişim araçlarını kullanarak ruhumuzu ele geçirmeye çalışıyor. Gözümüzün, kalbimizin ve vicdanımızın alıştığı her kötülük, bizi insanlıktan biraz daha uzaklaştırır.
Kur’an-ı Kerim’in o sarsıcı uyarısını hatırlayalım: "Firavun halkını saptırdı (küçümsedi), halkı da ona uydu." Dikkat edin; kötülüğe alışmak, ona itaat etmenin ilk adımıdır. Nitekim hesap günü geldiğinde bazıları, “Rabbimiz! Biz yöneticilerimize uyduk, onlar da bizi saptırdı; azaplarını iki kat artır” diyecek; fakat karşılığında o saptıranlardan, “Biz sadece bir düzen kurduk, siz de isteyerek uydunuz” gerçeğini işiteceklerdir. Hatta o gün şeytan bile bir kenara çekilip, “Benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu; ben sadece çağırdım, siz de bana uydunuz. O hâlde beni değil, kendinizi kınayın” diyerek, iradesini teslim eden insanın kaçacak hiçbir yeri olmadığını hatırlatacaktır.
Bu yüzden dinlediklerimize, izlediklerimize ve okuduklarımıza her zamankinden daha fazla dikkat etmek zorundayız. Çünkü bu alıştırma süreci sadece dünyamızı değil, ahiretimizi de tehdit ediyor. Unutmamalıyız ki; sömürü düzenine karşı sessiz kalmak ve kötülüğü normalleştirmek, o düzenin suç ortağı olmaktır. İnsan kalabilmenin yolu, kötülüğe karşı o ilk günkü rahatsızlığı hiç yitirmemekten ve sorumluluğu başkalarına atmadan vicdanı diri tutmaktan geçer.
Yorumlar
Kalan Karakter: