Bir dönem okuduğum bir yazı, güç ve hukuk arasındaki kopukluğu sarsıcı bir gözlemle anlatıyordu: Suudi prensleri, Suudi Arabistan dışına çıktıklarında, özellikle ilk birkaç haftada mutlaka ciddi bir adli vakaya karışıyorlarmış. Bu vakaların sonunda ya sınır dışı ediliyorlar ya da suçun ağırlığına göre Batı ülkelerinde hapis cezası alıyorlarmış. İşin en çarpıcı yanı şudur ki; yurt dışında, yani bu mutlak imtiyaz ekosisteminin dışında doğup büyüyen Suudi prenslerinde böyle bir adaptasyon sorunu görülmüyormuş.
Bunun temel nedeni, kendi ülkelerinde büyüyen prenslerin kendilerini kanunların ve denetimin tamamen üzerinde görmeleridir. Karıştıkları her olayda arkalarındaki devasa güç odakları devreye girmiş, hatalarının bedelini ödemelerine asla izin verilmemiştir. Bu durum, zamanla kişide korkunç bir güç zehirlenmesine yol açıyor. Birey, kendini cezalandırılamaz bir üst varlık olarak kodladığında, gerçeklik algısı tamamen kopuyor. Gittikleri hukuk devletlerinde bu dokunulmazlık alışkanlığını sürdürmeye kalktıklarında ise, arkalarında o yerel koruma zırhını bulamadıkları için sert bir şekilde duvara tosluyorlar.
Son dönemde toplumun adalet duygusunu derinden sarsan olayların odağında, ne yazık ki ya siyasette ve bürokraside en üst düzey yetkililerin çocukları ya da ekonomik olarak çok imtiyazlı ailelerin evlatları yer alıyor. İsimlere veya vaka detaylarına girmeye gerek yok; zira hepsinin altında yatan psikolojik ve sosyolojik zemin, o Suudi prenslerinin yaşadığı sendromla birebir aynıdır. Bu elit kesimlerin çocukları, hayatın her alanında doğuştan muaf olduklarına inandırılmışlardır.
Sürekli arkalarını temizleyen birileri olduğu için sorumluluk kavramıyla hiç tanışmamışlardır. Daha çocuk yaşta, etraflarında hiçbir güvenlik tehdidi yokken bile bir koruma ordusuyla dolaştırılmaları, bu kopuşu perçinler. Bu korumalar çoğu zaman asli görevlerinden sapıp, çocuğun çantasını taşıyan, yemeğini getiren, akranlarıyla yaşadığı basit bir tartışmada bile haksız olsa dahi onu haklı çıkaran birer "modern uşak" rolüne bürünürler. Oysa çocuk gerçekten korunacaksa bile, koruma personeli asla ebeveyn veya bakıcı rolü üstlenmemeli; çocuğun kendi başına aşabileceği zorluklara müdahale ederek onun karakter gelişimini sakatlamamalıdır.
Gerçekten hikmet sahibi olan elitler, imtiyazlarını çocuklarını şımartmak veya suçlarını örtmek için değil; onlara daha nitelikli bir eğitim ve sağlıklı bir gelecek sunmak için kullanırlar. Onlar bilirler ki; bir çocuğu hayata hazırlayan şey, hayatın doğal akışındaki engellerle kendi gücüyle mücadele etmesidir.
Eskiden, makam sahiplerinin yakınlarını bu denli fütursuzca kayırması ne bu kadar basitti ne de bu kadar görünür. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde okurken bir arkadaşımın anlattığı şu hadise, liyakat ve aile terbiyesinin devlet ciddiyetiyle nasıl birleşmesi gerektiğine dair muazzam bir örnektir:
Arkadaşım lisedeyken yaramazlık yaptığı için öğretmeni tarafından müdür odasına gönderilir. Okul müdürü ise kendi öz babasıdır. Odaya girdiğinde baba-oğul baş başadırlar. Babası (müdür), koltuğundan kalkmadan gayet resmi bir üslupla sorar:
"Öğretmenleriniz sizi okul kuralları hakkında bilgilendirmedi mi?"
Arkadaşım mahcup bir şekilde "Evet, bilgilendirdi" der.
Müdür bey istifini bozmadan devam eder: "Madem kurallardan haberin var, o halde neden uymuyorsun?" diyerek öz oğlunu makamında bir güzel haşlar.
Bu sahne, sağlıklı bir yetişme modelinin özetidir:
1) Çocuk, babasının yetkisine rağmen kendisini kural dışı görmez.
2) Yasaların herkes için eşit olduğunu yaşayarak öğrenir.
3) Çevresindekiler, müdürün oğluna ayrıcalıklı davranılmadığını gördüğünde, çocukla çıkar odaklı değil, doğal ve samimi bağlar kurarlar.
Tarihimizdeki Molla Gürani ve Şehzade Mehmet (Fatih) kıssası, bu konudaki en ibretlik derstir. Küçük Şehzade Mehmet, şehzadeliğin verdiği dokunulmazlık hissiyle dersleri ciddiye almazken; babası II. Murad, Molla Gürani’yi görevlendirir.
Anlatılır ki; Molla Gürani ders sırasında disiplini sağlamak adına şehzadeyi sert bir şekilde uyarır. Tam o esnada, dönemin en güçlü hükümdarı olan II. Murad sınıfa girer. Molla Gürani, padişah içeri girdiğinde ona hiçbir özel imtiyaz tanımayıp, makamından dolayı sergilenen o bildik hürmetle eğilmek yerine ona dönerek herkesin içinde sertçe seslenir:
"Neden izinsiz içeri giriyorsun? Burası bir eğitim alanıdır ve burada kurallar geçerlidir!"Bu hamle, hem padişaha hem de şehzadeye verilen en büyük derstir. Şehzade Mehmet o an şunu anlar: "Eğer bu hoca, babam olan koca Padişahı bile kural ihlali yaptığı için azarlayabiliyorsa, demek ki bu dünyada şahıslardan daha büyük bir şey var: Kurallar ve Adalet." İşte Fatih Sultan Mehmet’i Fatih yapan, bu disiplin ve eşitlik duygusudur. Kendini ayrıcalıklı ve cezalandırılamaz hisseden bir çocuk, aslında en büyük haksızlığa uğramış çocuktur; çünkü hayatın gerçeğinden mahrum bırakılmıştır. Gerçek karakter inşası; ancak sınırların, disiplinin ve adaletin en tepedekine bile eşit uygulandığı bir ortamda mümkündür.
Yorumlar
Kalan Karakter: