Antrenör Emre Bey bir satranç turnuvası düzenler. Turnuvanın altı turu vardır. Kazanana iki puan, kaybedene sıfır puan, berabere kalanlara ise birer puan verilir. Her tur sonunda puanlar hesaplanıp sonraki turda karşılaşanlar yaklaşık olarak birbirine yakın puanlar üzerinden eşleştiriliyordu. Antrenör Emre Bey, öğrencisi Deniz’in birinci olmasını istiyordu. Bu yüzden sisteme dışarıdan bakıldığında fark edilmeyecek müdahaleler yaparak Deniz’i kendine yakın puan alan oyuncularla eşleştirmek yerine, düşük puan alan acemi oyuncularla eşleştirdi. Sürekli düşük puanlı rakiplerle karşılaşan Deniz, tüm turları kazanarak 12 puana ulaştı. Buna karşılık çok güçlü oyuncular birbirleriyle eşleştikleri için bazen kazanıyor, bazen kaybediyor, bazen de berabere kalıyorlardı. Bu nedenle hiçbir güçlü oyuncu 12 puana ulaşamadı. Sonuç olarak ortalamanın bile altında bir oyuncu olan Deniz birinci oldu; ulusal çapta iyi oyuncular ise şampiyon olamadı. Bu turnuvada şampiyon olanlar, bulundukları ili temsilen ulusal yarışmaya katılacaklardı. Diğer oyuncular sistemin nasıl işlediğini bilmedikleri için Deniz’in en iyi oyuncu olduğunu düşündüler. Kendilerinin ulusal yarışmaya katılamayacak olmalarını da onun daha iyi olmasına bağladılar. Hatta Deniz bile kendisinin en iyisi olduğuna inanmıştı. Bu inançla ulusal turnuvaya katıldı. Ancak bu seviyede eşleştirmelere müdahale edilemediğinden güçlü rakiplerle karşılaşan Deniz, turnuvayı puan alamadan tamamladı ve temsil ettiği il sonuncu oldu.
Bu temsili hikâye yalnızca bir satranç turnuvasını anlatmıyor; aslında çok daha geniş bir soruna ışık tutuyor. Günlük hayatımızda, eğitim sisteminde, sporda, akademide, iş dünyasında ve kamu yönetiminde benzer mekanizmalarla karşılaşıyoruz. Haksız rekabetle elenen çok zeki ve çok yetenekli gençlerimiz var. Bu gençler çoğu zaman sistemin kendilerine karşı çalıştığını fark edemiyor. Onlar için görünen tek gerçek, kaybettikleri gerçeğidir. Bu yüzden kendilerini yetersiz hissediyor ve zamanla kenara çekiliyorlar. Oysa kaybettikleri şey gerçek bir rekabet değil, adaletsiz bir düzen içinde yaşadıkları bir yanılsamadır. Öte yandan kayrılanlar ise sürekli kazanmanın verdiği suni bir özgüvenle büyüyor; bu özgüven onları gerçekte yeterli olmadıkları alanlara yönlendiriyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo, sadece bireysel bir hata değil, toplumsal bir kayıp hâline geliyor.
Özellikle erken aşamalarda yapılan küçük müdahaleler, uzun vadede büyük sonuçlar doğurur. Çünkü sistemlerin önemli bir özelliği vardır: Üst seviyelere çıkıldıkça rekabet daha adil hâle gelir. Ancak o seviyeye kimlerin ulaşabildiği, erken aşamalarda yapılan seçimlere bağlıdır. Eğer alt düzeylerde yapılan bu seçimler adil değilse, üst seviyeye ulaşanlar da gerçeği yansıtmaz. Bu yüzden sorun yalnızca bireylerde değil, sistemin tasarımındadır. Her ülkede, hatta en ilkel kabilelerde bile kendi iç dengeleriyle belirlenmiş şampiyonlar, yıldızlar, bilim insanları ve birinciler mutlaka bulunur. Ancak bir yapının gelişmişlik düzeyi, kendi içinde kaç “birinci” çıkardığıyla değil, bu birincilerin dış dünyadaki nesnel ve sert rekabet karşısında ne kadar ayakta kalabildiğiyle ölçülür. Erken aşamalarda yapılan müdahaleler, yani birilerini korumak adına rakiplerini zayıflatmak veya parkuru temizlemek, aslında o kişiye iyilik değil, ülkenin geleceğine ihanettir. Kendi iç pazarında rakipleri saf dışı bırakılarak parlatılan Denizler, uluslararası arenanın yüksek rekabetli ortamına girdiklerinde birer birer dökülür. Çünkü doğa kanunları, küresel piyasalar ve bilimsel gerçekler torpille değil, liyakatle işler.Sorun sadece bireylerin yetersizliği değil, sistemin tasarımındaki köklü bozukluktur. Üst seviyelerde rekabetin daha adil ve otomatik hâle gelmesi, o seviyeye kimlerin ulaştığı sorusunu ortadan kaldırmaz. Eğer zirveye giden yolun başlangıcındaki süzgeçler temiz değilse zirvedeki yarışın adil olması sadece bir vitrin süsüdür. Bugün uluslararası yarışmalardan madalyasız dönülüyor, kritik projeler yabancı uzmanlara yaptırılmak zorunda kalıyorsa bunun sebebi yerel turnuvalarda sahte başarılarla beslenen Denizler yetiştirirken gerçek değerleri yetersizlik hissiyle kenara itmemizdir. Kalkınmamızın tek yolu ise şampiyonları önceden seçip yollarını temizlemekle değil; en baştan itibaren herkesi ortak ilkelerle, şeffaf ve müdahale edilemez kurallara tabi tutarak gerçek yeteneğin kendini göstermesine imkân sağlamakla mümkün olacaktır.
85 milyonluk bir ülkede eğitimde, sanatta, ekonomide, sporda ve bilimsel yarışmalarda her yıl uluslararası düzeyde başarılar elde edilemiyorsa bu durum yerel düzeyde yapılan elemelerde adil yada seçici davranılmadığını gösterir. Her ne kadar kurallarımız kâğıt üzerinde adil gibi görünse de uygulamada ciddi sapmalar olabilmektedir. Bu durumun en trajik yanı ise gerçek zekâlar üzerinde yarattığı psikolojik tahribattır. Haksız rekabetle elenen, öngörülmez engellerle önü kesilen süper zekâlı gençler çoğu zaman bunun bir “oyun hilesi” olduğunu fark edemez. Sistemin adaletsizliğini analiz etmek yerine başarısızlığı kendi yetersizliklerine yorar ve derin bir özgüven kaybıyla kabuklarına çekilirler. Bu kenara çekilme, dâhilerin ve gerçek ustaların potansiyellerinin çok altında işlerde harcanmasına, basit rutinler içinde kaybolup gitmelerine neden olur. Onlar kendilerini yetersiz zannedip hayatın akışında kaybolup gitmeyi yada sıradan işlerde ömürlerini tüketmeyi seçerken kayrılanlarda oluşan suni özgüven onları ehil olmadıkları kritik alanlarda karar verici pozisyonlara taşır. Sonuçta ortaya çıkan tablo; kendi ülkesinde dev aynasında görünen ancak küresel sahada varlık gösteremeyen bir vasatlık hâkimiyetidir.
Not: Bu hikâye temsilidir. Türkiye Satranç Federasyonu tarafından düzenlenen en küçük turnuvalarda bile eşleştirmeler Swiss Manager adlı program ile otomatik yapılır ve bu sisteme dışarıdan müdahale edilemez.
Yorumlar
Kalan Karakter: